26 Ağustos 2010 Perşembe
26 AĞUSTOS 30 AĞUSTOS
dağlarda tek
tek
ateşler yanıyordu.
ve yıldızlar öyle ışıltılı, öyle ferahtılar ki
şayak kalpaklı adam
nasıl ve ne zaman geleceğini bilmeden
güzel, rahat günlere inanıyordu
ve gülen bıyıklarıyla duruyordu ki mavzerinin yanında,
birdenbire beş adım sağında onu gördü.
paşalar onun arkasındaydılar.
o, saatı sordu.
paşalar : «üç,» dediler.
sarışın bir kurda benziyordu.
ve mavi gözleri çakmak çakmaktı.
yürüdü uçurumun başına kadar,
eğildi, durdu.
bıraksalar
ince, uzun bacakları üstünde yaylanarak
ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak
kocatepe'den afyon ovası'na atlıyacaktı.
saat 3.30.
..................NAZIM HİKMET( Kuva_i Milliye Destanı)
88 yıl önce bugün tepeleri ile ünlü Afyonkarahisar’da “Kocatepe”ye Başkumandan Mustafa Kemal Paşa , İsmet ve Fevzi Paşalar gece karanlığını yırtarak tırmanmışlardı.Saat 3.30…
Sakarya zaferinden sonra işte bir yıl geçmişti.Bir yıl içinde büyük bir titizlik ve gizlilikle hazırlanılmış olan taarruz zamanı gelmişti.
Türk Ordusu Mustafa Kemal Paşa önderliğinde Afyonkarahisar Kocatepe'den başlayan; Büyük Taarruz'dan dört gün sonra 30 ağustos 1922 de Dumlupınar'da, Başkomutanlık meydan savaşı ile Büyük zaferi kazandı.
26 ağustos gecesi 3.30 da Başkumandan Mustafa Kemal Paşa,fevzi ve İsmet Paşalar Kocatepe'deydiler .Bütün Afyon ovası ayaklarının altındaydı. 5.30 da askerlere ateş emri verildi .Tek tek tüm mevziler ele geçirildi.
Zaferi ”Ordular ilk hedefiniz Akdeniz’dir .İleri!. komutunu alan "Kemalin askerleri " gerçekleştirmiştir. Emperyalizmin uzantısı Yunan ordusu kesin yenilgiyle yurdu terk etmiştiler.
Ünlü yazar Falih Rıfkı Atay, şöyle demektedir ."Eğer bagımsız bir devlet kurmuşsak, özgür vatandaşlar olmuşsak, şerefli insanlar gibi dolaşıyorsak ,yurdumuzu batı'nın pençesinden ,vicdanımızı ve düşüncemizi de Doğu'nun pençesinden kurtarmışsak, bu topraklardan ana bağrının sıcaklığını duyuyorsak ,nefes alıyorsak, hepsini, herşeyi ,30 ağustos zaferine borçluyuz!" 30 ağustos zaferini kim gerçekleştirdi Mustafa Kemal Atatürk!
Dünya devletlerinin"mucize" olarak nitelendirdikleri Atatürk'ümüze bugün ne kadar tanıyor ve benimsiyoruz. 1950 lerden bu yana iktidar olanlar nasıl tanımışlar ,ne kadar benimseyebilmişlerdir ki, bugün o'nun ilkelerinden uzaklaşılmış . Sevr'in eşiğine getirilmiş bir ülkeye dönüştürmüşüz?...
Bugün ve bu hafta Vatanı ve Ulusu kargaşa içine sürükleyenler Kocatepe ve Dumlupınar'ı gidip görmeliler.Nasıl bir mucizenin gerçekleştiğini görülmeli ,Atatürk'ü bir kez daha tanımaya çalışmalılar.
Ülkemiz topraklarında yüzyıllar boyunca yan yana ve barış içinde yaşamış olan farklı etnik grup mensuplarına ilişkin düşünceleri ayrıştırmak; aymazlık ve sapkınlık olduğunu görmeleri için kurtuluş destanı yazılan o yerler görülmeli….
Satırlarıma tepeleriyle ünlü Afyonkarahisar diyerek başlamıştım.Bir tepe ve adı çok fazla duyulmayan bir kahramanından söz ederek yazımı noktalamak istiyorum.Çiğiltepe ve Miralay Reşat Bey.Başkumandan Mustafa Kemal Paşa Kocatepe’de Büyük Taarruzu yönetirken amacı Tüm Afyon ovası ve tepelerine mevzilenmiş Yunan birliklerini bozguna uğratıp ,Dumlupınar’da son darbeyi vurmaktı .Bunun için de acele ediyordu.
Yunan askerlerine karşı direnen 57. Tümen Komutanı Miralay Reşat Bey ile Gazi Mustafa Kemal Paşa arasında şu telefon konuşması geçer:
``- Niçin hedefinizi alamadınız?
-Yarım saat sonra bu hedefi alacağım Paşam.``
Geçen yarım saat süre içinde Çiğiltepe`yi düşman askerinden alamayan Miralay Reşat Bey, ``Verdiğim sözü yerine getiremediğim için yaşayamam`` diyerek beylik tabancasıyla intihar eder.
Gazi Mustafa Kemal Paşa Çiğiltepe sırtlarında çarpışan 57. Tümen Komutanlığı`nı tekrar telefonla aradığında Miralay Reşat Bey`in intihar ettiğini öğrenir ve kendisine vedanamesi okunur.
``Yarım saat zarfında o mevkiyi almaya size söz verdiğim halde, sözümü yapamamış olduğumdan dolayı yaşayamam`` ifadelerinin yer aldığı Miralay Reşat Bey`in vedanamesinin ardından geçen 15 dakika sonra Çiğiltepe düşman askerlerinden kurtarılır.
12 Ağustos 2010 Perşembe
CAN YÜCEL
12 ağustos 1999 Yılında çok sevdiği günebakan çicekleri ile çok sevdiği Datça'da sonsuzluğa göç etti..Bu güzel şiiri ile saygıyla anıyorum...
DOSTLAR IRMAK GİBİDİR
Kiminin suyu az, kiminin çok
Kiminde elleriniz ıslanır yalnızca
Kiminde ruhunuz yıkanır boydan boya
Insanlar vardır; üstü nilüferlerle kaplı,
Bulanık bir göl gibi...
Ne kadar ugrassanız görünmez dibi.
Uzaktan görünüsü çekici, aldatıcı
İçine daldıgınızda ne kadar yanıltıcı....
Ne zaman ne gelecegini bilemezsiniz;
Sokulmaktan korkarsınız, güvenemezsiniz!
Insanlar vardır; derin bır okyanus...
İlk anda ürkütür, korkutur sizi.
Derinliklerinde saklıdır gizi,
Daldıkça anlarsınız, daldıkça tanırsınız;
Yanında kendinizi içi bos sanırsınız.
İnsanlar vardır, coskun bir akarsu...
Yaklasmaya gelmez, alır surukler.
Tutunacak yer gostermez beyaz kopukler!
Ne zaman nerede bırakacagı belli olmaz;
Bu tip insanla bir omur dolmaz.
İnsanlar vardır; sakin akan bir dere...
İnsanı rahatlatır, huzur verir gönüllere.
Yanında olmak baslı basına bır mutluluk.
Sesinde, görüntüsünde tatlı bir durgunluk.
Insanlar vardır; çesit çesit, tip tip.
Her biri baska bir karaktere sahip.
Görmeli, incelemeli, dogruyu bulmalı.
Her seyden önemlisi insan, insan olmalı...
İnsanlar vardır; berrak, pırıl pırıl bir deniz.
Bosa gitmez ne kadar güvenseniz.
Dibini görürsünüz her sey meydanda.
Korkmadan dalarsınız, sizi sarar bir anda.
İçi dısı birdir cekinme ondan.
Her sözü içtendir, her davranışı candan...
Can Yücel
6 Ağustos 2010 Cuma
65 YIL ÖNCE BUGÜN HİROŞİMA VE NAGAZAKİ
Sadako Sasaki, 12 yaşına geldiğinde Hiroşima'ya atılan atom bombasından dolayı hastalanarak yatağa düşer.
Bir Japon inancına göre kağıttan 1000 turna kuşu yapanın dileği gerçekleşirmiş. Sadako Sasaki hasta yatağında kâğıtlardan turna kuşu yapmaya başlar. Bir tek dileği vardır; iyileşip, eskisi gibi oyuncaklarıyla oynayabilmek!..
Sasaki hayata gözlerini yumduğunda yatağının başucunda kağıtlardan yaptığı 646 turna kuşu durmaktaydı.
Dünyanın pek çok ülkesinde Sadako Sasaki'nin tamamlayamadığı turna kuşları yapılıp onun anısına ülkesine gönderiliyor.
HİROŞİMA'DA BİR KAĞIT PARÇASI GİBİ
Nâzım çağında dünyada olan bütün olaylarla şair olarak ilgilenmiş, dünyanın bütün acılarını, dertlerini, sorunlarını kendi içinde, yüreğinde duymuş, bunlar üstüne şiirler yazmıştır. Hiroşima ve Nagasaki'ye atılan atom bombalarının doğurduğu toplumsal acı da Nazım'ın şiirlerinde en etkin biçimde anlatılmıştır. Atom bombasının saçtığı ölüm yağmuru, bombanın atılışıyla bitmedi. Atom bombası atıldıktan sonra da, atom ölümü denilen ölümler yıllar yılı sürdü. Nâzım bu konuda çok şiir söyledi.
KIZ ÇOCUĞU
Kapıları çalan benim
kapıları birer birer.
Gözünüze görünemem,
göze görünmez ölüler.
Hiroşima'da öleli
oluyor bir on yıl kadar.
Yedi yaşında bir kızım,
büyümez ölü çocuklar.
Saçlarım tutuştu önce,
gözlerim yandı kavruldu.
Bir avuç kül oluverdim,
külüm havaya savruldu.
Benim sizden kendim için
hiçbir şey istediğim yok.
Şeker bile yiyemez ki
kâat gibi yanan çocuk.
Çalıyorum kapınızı
teyze, amca, bir imza ver.
Çocuklar öldürülmesin
şeker de yiyebilsinler.
1956 NAZIM HİKMET
24 Temmuz 2010 Cumartesi
LOZAN ANTLAŞMASI 24 TEMMUZ 1923
Değerlerin bozuk para gibi harcandığı ve bu hoyratlığın neredeyse direnç görmediği 2010 Türkiye’sinde Lozan bir dik duruş anıtı olarak anımsanmalı, özümsenmeli ve rehberliğinden yararlanılmalı!
Yoksun ve yoksul (henüz uluslaşmamış) halkın savaş yorgunu da olsa dik durabileceğinin, onurunu ve gururunu her şeyin önüne geçirebileceğinin belgesidir Lozan!
Aradan geçen 87 yıla karşın saldırılıyor ve yırtılmaya çabalanıyor oluşu bilmem nasıl yorumlanmalı?
O günkü ödünsüz dik duruş karşısında çaresiz kalan ve bu çaresizlikle isteklerinin yazılı olduğu kâğıdı katlayarak ceplerine koyanlar, o gün başaramadıklarını çok geçmeden başarma noktasına gelebildilerse ve bugün artık ülkemizin varlık senedi de saymamız gereken Lozan’ı yırtmaktan söz edebiliyorlarsa aynaya bakmanın tam da zamanı gelmiş demektir.
Sağlıktan eğitime, ekonomiden siyasete ve günlük yaşamdan ulusal güvenliğe varıncaya dek bir dizi alanda dize gelmek üzere olduğumuzu görmenin tam zamanıdır.
Bu farkındalık belki de yeni bir başlangıç yapmanın da tetikleyicisi olacaktır.
O günün zorlu ve çetin koşullarında her türlü sömürgeci isteğe karşı dimdik duranları, baş eğmeyenleri anımsarsak belki bugünümüzü de kurtarmaya yararı olur.
Bugün o günden daha mı yoksul ve yoksunuz?
Bugün o günden daha mı çaresiz durumdayız?
Yanıtımız evet ise sözün bittiği yerdeyiz demektir
Yok eğer yanıtımız “hayır” ise silkinmenin, geçmişi anımsamanın ve elbette o geçmişten ders çıkartan tarih bilincinin gereğini yapmanın tam sırasıdır!
Bu gereği yerine getirmek hiç olmazsa kendimize saygının olmazsa olmazı değil midir?
Mustafa Kemal’in ve Lozan’daki dik duruşun önde gelen kişiliği İsmet İnönü’nün kemiklerini sızlatmaktan vazgeçilmeli!
Ceyhun BALCI
İlk Kurşun
ANIMSATMALAR
Lozan"ı tanımayan tek ülke Amerika
Lozan"ın anlamını ve kazanımlarını anlayabilmek için, Türkiye"yi neredeyse haritadan silen Sevr Antlaşması"na bakmak yeterli.
Sahte müttefik ABD, Türkiye"nin, bağımsız bir devlet olarak kabul edilmesini sağlayan Lozan Antlaşması"nı hâlâ tanımış değil
Türkiye"nin altını oymak isteyen ABD, geçmiş dönemde Atatürk"e yapılan inanılmaz hakaretlere seyirci kaldı. ABD"nin Temsilciler Meclisinin, 69"uncu Kongre Tutanakları, hasta ruhlu bir kişinin hezeyanlarına tanıklık etti. Rasim Giresunlu, Ufuk Ötesi"ndeki köşesinde, 18 Ocak 1927 tarihinde yapılan ikinci oturumda, temsilcilerden "Upshow" adlı bir fanatiğin, ağzındaki vahşet salyalarını sağa sola saçarak, şöyle haykırdığını yazıyor:
Diktatöre benzetti
"Antlaşma (kastedilen Lozan) Timurlenk kadar hunhar, Müthiş İvan kadar sefih ve kafatasları piramidi üstüne oturan Cengiz Han kadar kepaze olan bir diktatörün (kast ettiği Atatürk), zekice yürüttüğü politikasının bir toplamıdır. Bu canavar (kast ettiği yine Atatürk), savaştan bıkmış bir dünyaya, bütün uygar uluslara, onursuzluk getiren bir diplomatik antlaşma kabul ettirmiştir. Buna, her yerde, bir "Türk Zaferi" dediler. Ve eski dünya parlamentolarını bunu kabule ikna ettikten sonra, büyük sermaye gurupları, soğukkanlı ticaret erbabı ve giderek güya din temsilcileri bile Türkiye"yi uygar uluslar masasında uluslararası bir konuk durumuna yücelterek ABD"yi yüksek ülkülerinden uzaklaştırmada birleştiler."(Deniz Gezmiş savunmasıda dile getirmiştir.)
20 Temmuz 2010 Salı
KIBRIS BARIŞ HAREKATI,ANI
Sevgili Haşmet Amcam
20 Temmuz 1974 Birinci Kıbırs Barış Harekatı.Otuz altı yıl geçmiş üstünden.Bugün yıldönümü.Günün önemini, O günlerin olaylarını yazmıyacağım.Merak eden dostlar Cüneyt Arcayürek’in yazı dizisi ”Ada’da temmuz sıcağı”nı Cumhuriyet Gasetesinden okuyabilirler. O gün yaşadıklarımı daha dün olmuşcasına anımsadıklarımı paylaşmak istiyorum..Anılar denizimden bir damla…
Liseyi bitirdiğim yazdır o yaz.Bir yıl önce emekli olan babam Didim Mavişehir’de yazılık almıştı.O yıl evimiz teslim edilmediğinden tatilimizi başka evde yapmıştık.1974 yazında evimiz teslim edilmiş,temmuz başında kendi evimizde ilk tatil günlerini yaşıyorduk.Üçüncü kuşaktan babamın amca akrabaları ile de sırt sırta vermiş evlerde oturuyorduk.Tatil aynı zamnda bütün kış hasret kaldığımız akrabalarla buluşma da oluyordu.Özellikle kızları Bilge ;benimle aynı yaşta, o yıl Öğretmen okulunu bitirmiş benden önce öğretmen olmuştu,atama bekliyordu.İkiz kardeş gibi heran beraberiz,geceler boyu bitemeyen sohbetlerimiz.Ben üniversite sınavlarına girmişim sonuç bekliyorum.Hayallerimde öğretmen yetiştiren bir okula yerleşmek vardı…
20 temmuz öncesi(15 temmuzdan itibaren)haber kaynaklarından radyo ve gazetelerden Kıbrıs’ta olan bitenlerden haber alıyoruz.Ayrıntılarını bugünkü bilinçte olmasa da şu isimleri ve kavramları iyi anımsıyorum.Başbakan Bülent Ecevit,Londra görüşmeleri,darbe,Makarios,Nikos Sampson,Turan Güneş,Hasan Esat Işık ve parola”Ayşe tatile çıksın”…..
20 temmuz öncesi üçbeş gün önce belki sahilde olduğumuz için akşamları karatma uygulanıyor,bize çok yakın olan sahil jandarma karakolunda olaganüstü bir hareketliliği gözlüyoruz.Bir savaş olasılığını o günkü aklımla düşünememişimdir.Okullarda sık sık uygulattıkları sivil savunma tatbikatları olarak algılamışımdır…
O gece Bilge ile önceki gecelerde olduğu gibi önce sahilde dolaşıp sonra bizim balkonda uzun sohbete dalmışız.Ne zaman yattığımızı anımsamıyorum, çok geç saatlerde yatıyoruz.O gece Bilge bizde yatıyor,evlerinde yatılı konukları var.Kaçta yatarsak yatalım tatlı bir uykuya dalıyoruz ah ah gençlik,uykuya dalmak ne kadar kolay…. Israrlı bir düdük sesi tatlı uykumuzu bölen.Umursamıyoruz önce,site bekçisini düdüğü,kimbilir ne olmuş…Sonra açılan kapı ,annemin yarı heyecanlı sesi” kalkın çocuklar harekat olmuş evlerden çıkıyoruz .Heran Yunan ordusu kıyıya asker çıkarabilirmiş” Pek anlayamadık ama hızla giyinip çıktığımızı anımsıyorum.Annemiz,babamız sadece cüzdanlarını; bizlerde üşümiyelim diye birer hırka albildik çıkarken.Sabaha karşı karanlığında Bilge'nin ailesiyle sitenin yakınındaki küçük tepede buluştuk.Sitemiz sakinleri ile toplu halde doğuya doğru gidiyoruz Bizim ailede bir eksik kardeşim başka şehirde .Karanlık kimse kimseyi tam göremiyor.Hafiften tan kızıllığı yavaş yavaş beliriyor.Düzlük tepelik biryerlerden aşııp gidiyoruz.Karayoluna çıktığımızda arabalar kısık farları ıle akıp geçiyor.Arabasızlar bizim gibi kenarda öbek öbek, kimse durup bir iki kişiyi alıp götürmüyor…Özel caba da göstermedik almaları için karşıya geçip yola devam ,nereye gideceğimizi bilmeden doğuya doğru gidiyoruz.Bu ara babam arkada kalmış bulamıyoruz.Haşmet amcam bağırıyor" Tevfik Ağabey!!!! "ses yok dönüp arkamıza arayamıyoruz da.Ben başlıyorum ağlamaya babamı kaybettim.Haşmet Amcam”Kızım korkma o yetişkin kendini korur, merak etme sen”diyor.Hava aydınlanmak üzere birbirimizi net görüyoruz.Biz kalmışız iki aile,biz yarım aile annemle ben.Tütün tarlalarından yürüyoruz,bir saat zaman geçmiş ne olup bittiğinden henüz haberimiz yok.Panikle çıkmışız yola el rodyomuzu almak kimin aklına gelir…Bir tütün tarlasından geçerken çadırlarından yeni kalkan bir genç çifte rastlıyoruz.Rica ediyoruz onlardan radyolarına açsınlar bir haber alalım.”Açamayız” dediler” çocuklarımız uyuyor”uyku sersemi olduklarından bizlerin sorduklarını,bizim anlattıklarımızı anlayamadılar.Haşmet amcam arada bir bize durun diyor”bir plan yapalım,nereye doğru gidelim” Bu arada sonradan çok güldüğümüz bir durum:(Haşmet amcam o yıllarda kamuda çalışan bir müdürdü .Ruhsatlı tabanca alma ve kullanma iznine sahipti).Evden çıkarken tabancayı yanına alan amcam mermileri almaya unutmuş… o gündür aklımaza geldikce güleriz mermisiz tabanca ile ne yacaktık ki..Patika yolda ilerlerken karşımızdan üç tütün işcisi kadın geliyor,ellerinde radyoları.bir güzel selamlaşıyoruz.Kaçmadılar onlar bizden ;hem radyolarından kısa haberleri dinlettirdiler hem de Hasan Mutlucan’ın kahramanalık türkülerini …( O günlerde bilemezdik ki o sesin, o türküleri 12 eylül sabahı da söyleyeceğini.Farklı farklı duygularla dinleyeceğimizi...)
Sonuçta öğrendik ki kıyılarımıza gelen haber yanlış haber.(Yunan ordusunun Ege kıyılarına çıkma haberi)Doğru Haber”ayşe tatile çıkmış” Kıbrıs’a Türk Ordusu Barış Harekatına çıkmış…Sevinerek evlerimize döndük.Babam mı?.. bizi kaybettikten sonra yanındakilerle birlikte doğru haberi aldıktan sonra eve dönmüş, çayı demlemiş bizi bekliyor.Nasılsa dönecekler umuduyla, kaygılanmadan...
Birkaç saatlik kaçma öyküsü içinde düşündüklerim ninelerimizden,dedelerimizden dinlediğimiz Kurtuluş savaşı öyküleri ..Birer birer film şeridi gibi gözümün önünden geçtiğidir.En çok da anasız babasız kalan çocuk öyküleri…
Arzu Sarıyer
20 Temmuz 1974 Birinci Kıbırs Barış Harekatı.Otuz altı yıl geçmiş üstünden.Bugün yıldönümü.Günün önemini, O günlerin olaylarını yazmıyacağım.Merak eden dostlar Cüneyt Arcayürek’in yazı dizisi ”Ada’da temmuz sıcağı”nı Cumhuriyet Gasetesinden okuyabilirler. O gün yaşadıklarımı daha dün olmuşcasına anımsadıklarımı paylaşmak istiyorum..Anılar denizimden bir damla…
Liseyi bitirdiğim yazdır o yaz.Bir yıl önce emekli olan babam Didim Mavişehir’de yazılık almıştı.O yıl evimiz teslim edilmediğinden tatilimizi başka evde yapmıştık.1974 yazında evimiz teslim edilmiş,temmuz başında kendi evimizde ilk tatil günlerini yaşıyorduk.Üçüncü kuşaktan babamın amca akrabaları ile de sırt sırta vermiş evlerde oturuyorduk.Tatil aynı zamnda bütün kış hasret kaldığımız akrabalarla buluşma da oluyordu.Özellikle kızları Bilge ;benimle aynı yaşta, o yıl Öğretmen okulunu bitirmiş benden önce öğretmen olmuştu,atama bekliyordu.İkiz kardeş gibi heran beraberiz,geceler boyu bitemeyen sohbetlerimiz.Ben üniversite sınavlarına girmişim sonuç bekliyorum.Hayallerimde öğretmen yetiştiren bir okula yerleşmek vardı…
20 temmuz öncesi(15 temmuzdan itibaren)haber kaynaklarından radyo ve gazetelerden Kıbrıs’ta olan bitenlerden haber alıyoruz.Ayrıntılarını bugünkü bilinçte olmasa da şu isimleri ve kavramları iyi anımsıyorum.Başbakan Bülent Ecevit,Londra görüşmeleri,darbe,Makarios,Nikos Sampson,Turan Güneş,Hasan Esat Işık ve parola”Ayşe tatile çıksın”…..
20 temmuz öncesi üçbeş gün önce belki sahilde olduğumuz için akşamları karatma uygulanıyor,bize çok yakın olan sahil jandarma karakolunda olaganüstü bir hareketliliği gözlüyoruz.Bir savaş olasılığını o günkü aklımla düşünememişimdir.Okullarda sık sık uygulattıkları sivil savunma tatbikatları olarak algılamışımdır…
O gece Bilge ile önceki gecelerde olduğu gibi önce sahilde dolaşıp sonra bizim balkonda uzun sohbete dalmışız.Ne zaman yattığımızı anımsamıyorum, çok geç saatlerde yatıyoruz.O gece Bilge bizde yatıyor,evlerinde yatılı konukları var.Kaçta yatarsak yatalım tatlı bir uykuya dalıyoruz ah ah gençlik,uykuya dalmak ne kadar kolay…. Israrlı bir düdük sesi tatlı uykumuzu bölen.Umursamıyoruz önce,site bekçisini düdüğü,kimbilir ne olmuş…Sonra açılan kapı ,annemin yarı heyecanlı sesi” kalkın çocuklar harekat olmuş evlerden çıkıyoruz .Heran Yunan ordusu kıyıya asker çıkarabilirmiş” Pek anlayamadık ama hızla giyinip çıktığımızı anımsıyorum.Annemiz,babamız sadece cüzdanlarını; bizlerde üşümiyelim diye birer hırka albildik çıkarken.Sabaha karşı karanlığında Bilge'nin ailesiyle sitenin yakınındaki küçük tepede buluştuk.Sitemiz sakinleri ile toplu halde doğuya doğru gidiyoruz Bizim ailede bir eksik kardeşim başka şehirde .Karanlık kimse kimseyi tam göremiyor.Hafiften tan kızıllığı yavaş yavaş beliriyor.Düzlük tepelik biryerlerden aşııp gidiyoruz.Karayoluna çıktığımızda arabalar kısık farları ıle akıp geçiyor.Arabasızlar bizim gibi kenarda öbek öbek, kimse durup bir iki kişiyi alıp götürmüyor…Özel caba da göstermedik almaları için karşıya geçip yola devam ,nereye gideceğimizi bilmeden doğuya doğru gidiyoruz.Bu ara babam arkada kalmış bulamıyoruz.Haşmet amcam bağırıyor" Tevfik Ağabey!!!! "ses yok dönüp arkamıza arayamıyoruz da.Ben başlıyorum ağlamaya babamı kaybettim.Haşmet Amcam”Kızım korkma o yetişkin kendini korur, merak etme sen”diyor.Hava aydınlanmak üzere birbirimizi net görüyoruz.Biz kalmışız iki aile,biz yarım aile annemle ben.Tütün tarlalarından yürüyoruz,bir saat zaman geçmiş ne olup bittiğinden henüz haberimiz yok.Panikle çıkmışız yola el rodyomuzu almak kimin aklına gelir…Bir tütün tarlasından geçerken çadırlarından yeni kalkan bir genç çifte rastlıyoruz.Rica ediyoruz onlardan radyolarına açsınlar bir haber alalım.”Açamayız” dediler” çocuklarımız uyuyor”uyku sersemi olduklarından bizlerin sorduklarını,bizim anlattıklarımızı anlayamadılar.Haşmet amcam arada bir bize durun diyor”bir plan yapalım,nereye doğru gidelim” Bu arada sonradan çok güldüğümüz bir durum:(Haşmet amcam o yıllarda kamuda çalışan bir müdürdü .Ruhsatlı tabanca alma ve kullanma iznine sahipti).Evden çıkarken tabancayı yanına alan amcam mermileri almaya unutmuş… o gündür aklımaza geldikce güleriz mermisiz tabanca ile ne yacaktık ki..Patika yolda ilerlerken karşımızdan üç tütün işcisi kadın geliyor,ellerinde radyoları.bir güzel selamlaşıyoruz.Kaçmadılar onlar bizden ;hem radyolarından kısa haberleri dinlettirdiler hem de Hasan Mutlucan’ın kahramanalık türkülerini …( O günlerde bilemezdik ki o sesin, o türküleri 12 eylül sabahı da söyleyeceğini.Farklı farklı duygularla dinleyeceğimizi...)
Sonuçta öğrendik ki kıyılarımıza gelen haber yanlış haber.(Yunan ordusunun Ege kıyılarına çıkma haberi)Doğru Haber”ayşe tatile çıkmış” Kıbrıs’a Türk Ordusu Barış Harekatına çıkmış…Sevinerek evlerimize döndük.Babam mı?.. bizi kaybettikten sonra yanındakilerle birlikte doğru haberi aldıktan sonra eve dönmüş, çayı demlemiş bizi bekliyor.Nasılsa dönecekler umuduyla, kaygılanmadan...
Birkaç saatlik kaçma öyküsü içinde düşündüklerim ninelerimizden,dedelerimizden dinlediğimiz Kurtuluş savaşı öyküleri ..Birer birer film şeridi gibi gözümün önünden geçtiğidir.En çok da anasız babasız kalan çocuk öyküleri…
Arzu Sarıyer
7 Temmuz 2010 Çarşamba
RIFAT ILGAZ
Ölümünün 17 yılında saygıyla anıyorum yüce çınar Rıfat Ilgaz'ı.
Aydın Ilgaz: Babam üzüntüden öldü
TÜRK edebiyatının önemli kalemlerinden Rıfat Ilgaz'ın oğlu Aydın Ilgaz, babasının, 2 Temmuz 1993'te meydana gelen Sivas katliamdan 5 gün sonra üzüntüden hayatını kaybettiğini söyledi. Aydın Ilgaz, “Babam, dünya insanlık tarihinde hiçbir zaman düşünürler, yazarlar, aydınlar bir binaya toplanıp, üzerlerine benzin dökülmedi. Bu bizim ayıbımız’ dedi ve ertesi gün öldü” diye konuştu.
1911 yılında Kastamonu’nun Cide İlçesi’nde doğan yazar- şair Rıfat Ilgaz'ın ölümünün üstünden 17 yıl geçti. Aydın Ilgaz, babasının, Madımak Oteli'nde 33 aydının yanarak öldüğünü pazar günü öğrendiğini, pazartesi günü de konuyu Cumhuriyet gazetesindeki yazısında dile getirdiğini söyledi. Babasının Cumhuriyet gazetesindeki yazısında, “Yaşamla, ölümün anlamı kalmadı artık, her şey yalama oldu. Asım öldü, Nesimi öldü” yazdığını ifade eden Aydın Ilgaz, “O akşam onu arayan arkadaşıyla konuşurken sayıklamaya başlayan babam, 3 saat sonra da öldü” dedi.
Aydın Ilgaz, Rıfat Ilgaz'ın, Pir Sultan Abdal Şenlikleri için Sivas'a gidecek aydınlarla olaydan 1 hafta önce, kendisine Edebiyatçılar Derneği tarafından verilen ödülü almak için gittiği Ankara Altınpark’ta bir araya geldiğini hatırlattı. Aydın Ilgaz, “O gece çocukların hepsiyle birlikteydik. Festivale katılan Şair Metin Altıok, Şair Behçet Aysan ile beraberdik. Bir hafta sonra bu olay oldu. En üzüldüğü konu da bu gençlerin yanmasıydı. Babam onları düşüne düşüne öldü. Bana, ‘Bak Aydın, firavunlar piramitlerin içindeki tabletleri kırdılar. İkinci Dünya Savaşı’nda Hitler’in ordusu bütün kütüphaneleri paramparça ettiler. Ama dünya insanlık tarihinde hiçbir zaman düşünürler, yazarlar, aydınlar bir binaya toplanıp, üzerlerine benzin dökülmedi. Bu bizim ayıbımız’ dedi ve ertesi gün öldü” diye konuştu.
Milliyet
Aydın Ilgaz: Babam üzüntüden öldü
TÜRK edebiyatının önemli kalemlerinden Rıfat Ilgaz'ın oğlu Aydın Ilgaz, babasının, 2 Temmuz 1993'te meydana gelen Sivas katliamdan 5 gün sonra üzüntüden hayatını kaybettiğini söyledi. Aydın Ilgaz, “Babam, dünya insanlık tarihinde hiçbir zaman düşünürler, yazarlar, aydınlar bir binaya toplanıp, üzerlerine benzin dökülmedi. Bu bizim ayıbımız’ dedi ve ertesi gün öldü” diye konuştu.
1911 yılında Kastamonu’nun Cide İlçesi’nde doğan yazar- şair Rıfat Ilgaz'ın ölümünün üstünden 17 yıl geçti. Aydın Ilgaz, babasının, Madımak Oteli'nde 33 aydının yanarak öldüğünü pazar günü öğrendiğini, pazartesi günü de konuyu Cumhuriyet gazetesindeki yazısında dile getirdiğini söyledi. Babasının Cumhuriyet gazetesindeki yazısında, “Yaşamla, ölümün anlamı kalmadı artık, her şey yalama oldu. Asım öldü, Nesimi öldü” yazdığını ifade eden Aydın Ilgaz, “O akşam onu arayan arkadaşıyla konuşurken sayıklamaya başlayan babam, 3 saat sonra da öldü” dedi.
Aydın Ilgaz, Rıfat Ilgaz'ın, Pir Sultan Abdal Şenlikleri için Sivas'a gidecek aydınlarla olaydan 1 hafta önce, kendisine Edebiyatçılar Derneği tarafından verilen ödülü almak için gittiği Ankara Altınpark’ta bir araya geldiğini hatırlattı. Aydın Ilgaz, “O gece çocukların hepsiyle birlikteydik. Festivale katılan Şair Metin Altıok, Şair Behçet Aysan ile beraberdik. Bir hafta sonra bu olay oldu. En üzüldüğü konu da bu gençlerin yanmasıydı. Babam onları düşüne düşüne öldü. Bana, ‘Bak Aydın, firavunlar piramitlerin içindeki tabletleri kırdılar. İkinci Dünya Savaşı’nda Hitler’in ordusu bütün kütüphaneleri paramparça ettiler. Ama dünya insanlık tarihinde hiçbir zaman düşünürler, yazarlar, aydınlar bir binaya toplanıp, üzerlerine benzin dökülmedi. Bu bizim ayıbımız’ dedi ve ertesi gün öldü” diye konuştu.
Milliyet
3 Temmuz 2010 Cumartesi
İKİ TEMMUZ SİVAS
İki temmuz demek Sivas demek
Sivas demek otuz yedi can demek
Otuz yedi can Madımak demek
Sivas'ta Madımak'ta yakılan otuz yedi can.
Ozan A.Kadir Paksoy "Yaralı Temmuz"demiş temmuza
.................
Bugün iki temmuz
İki temmuz dendikçe kanıyor içim
söylesem olmuyor
Söylemesem olmuyor
Yakılmış çocuklar sarılıyor ellerime
ne kundağa beleniyor
Ne beşiğe konuyor
.........................
2 temmuz 1993 tarinden bugüne her iki temmuzda kavurucu yaz sıcağında yüreğim yanar,yanar.İlk çocuğumun doğum günüdür 2 temmuz.1993 yılı öncesi gibi doğum günleri kutlayamam.37 yanan canı anarken unutuyorum kızımın doğum gününü.
2 temmuz Sivas Madımak yangınını anlatan yüzlerce kitap,dergi,şiir yazıldı. Pek çoğunu okudum .Ama her 2 temmuzda öner Yağcı'nın "Sivas'ı Unutmak" kitabını tekrar okuyorum Sivas'ı unutmamak için.
Diyor ki Öner Yağcı""Pir Sultan'ın diyarındaki yangının alevleri hala yakıyor yüreğimizi. Alçalıyoruz. Milyonlarca yıldan bu yana ayağa kalkıp yükselen insan adını lekeledik bir daha. İnsan olmaktan utanıyor, yaşamdan tiksiniyoruz. Kimin yarası yok söyleyin?Kim kanamıyor?Kimin acımıyor yüreği? Kimin "Sivas" değince"2 temmuz"değince ürpermiyor vücüdu? Sivas yangını unutulur,ya Sivas'ta yanmak?Unutma hakkımız var mı?bence yok.Bağışlama hakkımız var mı?Bence yok .Eğer unutmazsak yaşamı hak ederiz.Unutma diyor haritalardan Sivas.Unutma diyor mezarlıklar, çocuklar ,bebelerimiz, geleceğimiz .Unutmayın ve anlatın diyorlar. Ben de anlattımYazdım dilimin döndüğünce ,yüreğim elverdiğince,bilincimle ve duyarlılığımla.Ve "Sivas'ı Unutmak"dedim tüm yazdıklarıma""
Cumhuriyetimizin temellerinin atıldığı yer olarak anımsamak varken ; Sivas seni böyle mi anımsayacaktık! Bunu sana layık görenlerden hesap bile soramadık .Neden , niçin, nasıl sorularımız uzayıp gitti, yanıtını bulamadık.
Çorum gibi ,Maraş gibi unutmayacağız Sıvas ve Madımak . Şimdiye kadar müzeye dönüştüremediğimiz Madımak ; bu utançla kebab salonu olmaya devam et.(son haberlerde müze olma durumu gündemde)Nasıl olsa tarih bir gün seni sergileyeçektir.
On yedi yıl önce aydınlıktan korkan yarasalar tarafından yakılarak yaşamlarını veda eden aydınlarımızı saygıyla anarken ,unutulmamaları en büyük umudumuz olmalıdır....
Arzu Sarıyer
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)







