29 Aralık 2010 Çarşamba

YENİ YIL KUTLAMALARI


Eski yıla veda ederken, yeni yılda ve gelecek yıllarda sağlık ve mutluluklar dilerim.


      Her yeni yılı, yeni umutlarla karşılıyoruz. Hep bir yıl öncesinden daha iyi ve güzel olmasını istiyoruz. Ne yazık ki çoğunlukla da umut yorgunluğu ya da umut kırgınlığı yaşıyoruz. Ben iki bin yılına girerken, o kadar heyecanlı, o kadar umutluydum ki. İki binli yılarda insanlar daha bir barış içinde, daha bir refah düzeyinde ve daha da mutlu olacak umudundaydım. Ne yazık ki bir önceki yüzyılı arar olduk neredeyse. 'Nerede insanlık, nerede dostluk ve arkadaşlık?' sözlerini hemen her an yineler olduk...

      Her bayram büyüklerimiz, "Nerede o eski bayramlar?" derler. Bizim kuşak da "Nerede çocukluğumuzun bayramları," der. Şimdi ben de anımsayabildiğim kadar çocukluk yıllarıma giderek, atmışlı yılardan doksanlı yıllara, "Yen Yıl Kutlamaları"nı yazmaya çalışacağım.

      Günler günler önce yeni yıl kutlama kartları seçilip satın alınırdı. Kartlar gönderilecek dostların, arkadaşların yaşları ve durumlarına göre seçilirdi. Yaşlılara tonton, yaşlı karı koca resimli kartlar, genç evlilere aile resimli kartlar, sevgililere genç erkek, genç kız resimli kartlar. Çocuklara kar manzaralı, Neol Babalı kartlar. Gençler arasında, sevdikleri sanatçı fotoğraflı kartlardı. Yıl başı ertesi günlerde kime kaç kart geldi, kaç kart gönderdi, adeta yarışma konusuydu.

      Yine günler öncesinden bankalar, bastırdıkları duvar takvimlerini, hesap sahiplerine hediye ederlerdi. Bir arkadaşımda gördüğüm duvar takvimini alabilmek için anneme o bankada hesap açtırdığımı anımsıyorum. İş Bankası takvimlerinde çok güzel tarihi tablo resimleri olurdu. Sümerbank takvimlerinde de minyatür resimler.

      Bugünkü gibi dışarıda yıl başı geçirme geleneği yoktu. Geçirilecek mekanlar da  pek yoktu. Evlerde ailecek ya da dostlarla birlikte girilirdi yeni yıla. Sabahtan anneler yemek hazırlığına başlardı. Duruma göre hindi, tavuk yemekleri yapılır, içli pilav mutlaka olurdu. Tatlılar, meyveler, çerezler hazılanırdı. Mutlaka mısır patlatılır, soba üzerinde kestane pişiririlirdi.

      Televizyonun olmadığı zamanları hayal meyal anımsıyorum. Ahşap kutularda lambalı radyolarımız vardı. Orhan Boran, Halit Kıvanç'ın sunduğu yılbaşı programları dinlenirdi. Türkülerle başlar, gece ilerledikçe Türk sanat müziğinin en güzel şarkıları çalınırdı. Saat, 24.00 olduğunda kutlamalar ve milli piyango çekilişi heyecanla beklenirdi. Büyük ikramiye çıkan numara beklenir, 'Tüh be! Bize çıkmadı,' sözleri ile yılbaşı gecesi sona ererdi.

       O günlerin en büyük yıl başı eğlencesi tombalayı unutmamak gerek. Heyecanla sayılar takip edilir; ben tombala dedim, sen dedin kahkaları ile zamanın nasıl geçtiği anlaşılmazdı.

      Yetmişli yılarda televizyonlar evlerimize girdi. Tombalalar tarihe karışmadı ama az oynanır oldu. Televizyon programları günler önce öğrenilir, yılbaşı yemeği program başlamadan yenir, televizyonun karşısına geçilirdi. Siyah beyaz tek kanallı TRT. Son yıllarda, 'Nerde o eski televizyon pragramları,' dendiğine göre, beğenilirmiş demek.

      Seksenli yıllarda her yılbaşı, 'Oryantal danscı (o günlerdeki adı dansöz) çıkacak mı, çıkmayacak mı?' tartışmaları alır başını giderdi. Saatler 24.00'ü vurdugunda Türk sanat müziğinin güneşi Zeki Müren, olmazsa olmazlar arasındaydı. Yılın sevilen şarkısıyla yeni yıla merhaba denirdi.

     Doksanlı yıllar mı? Hiçbir şey anımsayamıyorum. Demek ki bir iz bırakmamış...

      İkibinli yıllardan on yılı geride bıraktık.Değerlerin altüst olduğu,insanların çılgınca tüketiçi olduğu yıllar derim.Çılgınca tüketmek maddeyi, sevgiyi, hemen herşey...Bunca acıya,bunca umutsuzluğa, bunca kargaşaya rağmen eğlenmeye haketti mi?...komşumuz aç yatarken ;tıksırıncaya, patlayıncaya yemek içmek ...
 Bence yok...Ayranımız yok içmeye ......gitmeyelim lütfen....

Arzu Sarıyer

27 Aralık 2010 Pazartesi

SIRADA NE VAR?...


27 Aralık 1919'da Dikmen sırtlarında Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk'e "Paşam seni Görmeye Geldik, bu Vatan Uğruna ölmeye Geldik" diyerek Cumhuriyetin Temelinde onlar vardı.Onlar gerçek,onlar  bir tarih Onlar ANKARA SEYMENLERİ..


   YASAK!....

 Atatürk'ün Ankara'ya gelişinin 91. yıldönümü kutlamalarındaki etkinlikler kapsamında yer alan "seğmen alayı yürüyüşü" yasaklandı.

Kutlamalara önceki gün başlayan Seymenler, Ankara Kulübü'ndeki sergi sırasında Ankara Valiliği'ne, yasak nedeniyle tepki gösterdi.
Atatürk’ün Milli Mücadeleyi başlatmak amacıyla Ankara’ya gelişinin 91. yılı bugün çeşitli etkinliklerle kutlanacak. Kutlamalar Atatürk’ün 1919 yılında Dikmen Keklikpınarı’nda Seymenler tarafından karşılandığı noktada başlayacak. Daha sonra her yıl düzenlenen Atatürk Koşusu yapılacak. Ancak kutlamalar kapsamında 1932 yılından bu yana her yıl yapılan Seymen Alayı yürüyüşü bu yıl yapılmayacak. Konuya ilişkin yasak Ankara Valiliği’nce 10 Aralık 2010 tarihinde yayımlanan genelgeyle getirildi. Genelgede, başkentte gerçekleştirilen milli ve mahalli kutlamaların icrasında “Ankara halkının günlük yaşamında herhangi bir mağduriyet yaratılmaması ve genel hayatı olumsuz etkilememesi hiç kuşku yoktur ki esas olandır” ifadesine yer verildi. Genelgede, milli, mahalli törenlerinin uygulaması sarasında ana caddelerde genel yaşamı olumsuz etkileyebilecek yaya ve motorize herhangi bir programın uygulamasının yapılamayacağı dile getirildi. Genelgeye göre, Ankara’nın ana caddelerinde yalnızca “Ulusal ve uluslararası nitelikte takvim ve programlara bağlanmış faaliyetlere” izin verilecek, bunun dışında “Gerekçesi ne olursa olsun hiçbir faaliyet programlara alınmayacak.”


Bu haberi ,aylar önce e postayla gelen bir öykü ve yorumu ile paylaşmak istiyorum...
https://groups.yahoo.com/neo/groups/zenecatr/conversations/messages/1104

Deve deyip geçmeyin, Kini çok derindir

İngiliz gazeteci, Sina'da karşılaştığı bir Bedevi'ye sorar:
"Sence lider kimdir?"
Bedevi;
"Bir tanım yapmak yerine, bir öykü ile sorunuza cevap verebilir miyim?"der.
Gazeteci;
"Elbette, anlat öykünü" diye yanıtlar.
Bedevi anlatır;
"Benim gibi bir Bedevi, devesinin üstünde ve kızgın güneşin altında, Sina Çölü'nde yol almaktadır. Birden ufuk çizgisi kararır, gökyüzünde nadiren tek tük görülen kuşlar, bu kez toplu halde, karanlığın aksi istikametine doğru, telaşla kanat çırpmaktadır. Çölün mutlak sessizliği, daha da yoğunlaşır sanki.
Deneyimli Bedevi; bu alametlerin, şiddetli bir kum fırtınasının habercisi olduğunu hemen anlar.
Devesini çökertir, üstünden iner. Heybeden aldığı sağlam bir kazığı, kızgın kumlara çakar ve devesini sıkıca bu kazığa bağlar.
Sonra yine heybelerden, katlanmış parçalar halinde çıkardığı küçük çadırın alelacele kurup, içine girer ve kapı örtüsünü her iliğinden düğümler.
Son düğümü henüz atmıştır ki; fırtına bulundukları bölgeye ulaşır.
Küçük çadır havalanacakmış gibi sallanmakta, rüzgarın oluşturduğu kum sağanağı, neredeyse delip geçecek bir hızda, çadır yüzeyine çarpmaktadır.
Her kum tanesinin, boyları küçük fakat verdikleri acı büyük oklar gibi bedenine saplandığı deve, dile gelir:
“Efendi, canım çok acıyor. Hiç olmazsa başımı çadıra sokmama izin verir misin?” der.
Dışarıda olmanın ne kadar zor olduğunu iyi bilen Bedevi, zavallı devenin bu dileğini kabul eder ve;
“Peki, başını çadıra sokabilirsin.” diyerek, kapıyı bağlayan düğümleri boşaltır.
Durmak bir yana, fırtına giderek daha da gemi azıya almaktadır. Deve, sahibine tekrar yalvarır;
“Efendi, derimin en ince olduğu yer boynumdur ve şu an çok acıyor. İzin ver, boynumu da çadıra sokayım.”
Biraz ikirciklenmeyle, bu isteğe de 'Peki' der Bedevi.
Fırtına, sanki sonsuza dek sürecek gibidir. Deve bu kez, ilk ikisinden daha acıklı bir sesle yalvarır;
Efendi, ne olur,hörgücümü de çadıra sokmama izin ver..”
Bedevi bu son isteği de kerhen kabul eder. Ancak, hörgücün de içeri girmesiyle, küçücük çadırda, artık kımıldayacak yer kalmamıştır.
Bu duruma, Bedevi’den önce, deve tepki gösterir;
“Efendi, bu çadır ikimize dar geliyor. Sen dışarı çıkıp, başının çaresine baksan.”
* * *
'Lider kimdir?' demiştiniz;
Bu hikâyeyi mesnet alarak cevap vereyim.
“Lider; devenin başını dahi, çadıra sokmasına izin vermeyen insandır."
Atatürk'ten sonraki lider İsmet İnönü; Köy Enstitüleri'ni kapatarak, Cumhuriyet Devrimleri'nin kırsala uzanan kollarını kopardı.
Sonraki lider Menderes, dini politik bir enstrüman olarak kullanma geleneğini başlattı. Dini; hurafelerden, siyasi spekülasyonlardan arınmış bir şekilde halka öğretecek aydın din adamları yetiştirmek üzere kurulan İmam Hatip liselerinin misyonunu ters çevirdi.
Sonraki lider Demirel; Menderes'ten de baskın çıktı. Tarikatlar üzerinden siyasi ikbal aramaktan çekinmedi.
Arada gelen ve çoğumuz tarafından, Cumhuriyet devrimlerinin, laisizmin ve demokrasinin seçkin temsilcisi olarak gördüğümüz bir başka lider olan Ecevit, Fethullah Gülen ile muhabbetli olmaktan sonuç bekledi.
Sonraki lider Turgut Özal; Zaten muhibban-ı tarikat olduğunu, gizlemeye gerek bile duymadı.
Sonraki lider Erbakan döneminde, tarikat şeyhleri, başbakanlık protokolünün liste başındaydılar.
Modern Türk Kadını imajını güçlü bir rüzgâr gibi arkasına ve oy portföyüne alıp, Başbakan olan Çiller, nabzını tarikatlara tutturdu.
Ecevit, Bahçeli, Yılmaz’lı hükümet, tarikatların ve dipten gelen dalganın sırtını sıvazlamaya devam etti.
Recep Tayyip Erdoğan’la devenin hörgücüde artık çadırın içine girmiştir…

Özetle;
Atatürk'ten sonra gelen bütün liderler; devenin çadıra yavaş yavaş girmesine izin verdiler.
İzin vermenin ötesinde teşvik ettiler.
Biz de Bedevi'nin öyküsünü mesnet alırsak; ortaya şu sonuçlar çıkıyor:
1) Türkiye; '10Kasım 1938'den beri, varlık nedeni olan Cumhuriyeti, gerçek anlamda savunan bir liderden yoksun olarak, 72 yıl geçirmiştir.
2) Bu dönemde gelen istisnasız tüm liderler, kendi siyasi pazarlamalarını, Cumhuriyete ve Cumhuriyet Devrimlerine “vurmak” üstüne kurulmuş stratejilerle yapmışlardır.
3) Yaklaşık üç kuşağa tekabül eden bu zaman zarfında, Türkiye'nin milli eğitim politikası “teokratikleştirilmiştir” ve “teokratikleştirilmektedir”.
4) 29 Ekim 1923'te gerçekleştirilen 'devrim', bila fasıla tam 87 yıl süren bir “Karşı devrim” ile tasfiyenin son aşamasına gelmiştir.
Son söz:

"Başını rica ile çadıra sokan deve, artık sahibini dışarı davet etmektedir."
"Deve” deyip geçmeyin; kini çok derindir.
Sizi çadırın dışına atacak kadar.
* * *

25 Aralık 2010 Cumartesi

İSMET İNÖNÜ

Atatürk'ün en yakın silah ve dava arkadaşı,Lozan Kahramanı,İkinci Cumhurbaşanımız İsmet İnönü'yü  ölümünün 37. yılında saygı ve özlemle anıyoruz...

_"Ulusun makus talihini yenen",Kurtuluş Savaşımızın büyük komutanı.
_Lozan Kahramanı
_İlk Başbakanımız
_İkinci Cumhurbakanımız
_İkinci dünya Savaşı ateş çemberine tüm güçüyle direnen,halkını ateşe atmayan.
_Çok partili sisteme geçebilen demokrasıye inanmış bir lider.
_Türk Halkına, yaşantısının her anında örnek aile reisi, eş, baba olabilen.
_Türk Halkının gönlünde İsmet Paşa olarak yaşayan.

Kısaca sıraladığım bu özellikler ölümünün37.yıl dönümünde anılmaya ,saygı duyulmaya yeterli midir?....
Görüyorum ve izliyorum bulamıyorum,ne bir söz ne bir ses...Toplum belleği nerede,vefa,değer bilirlik nerede?
Bunları sorgularken iki anımı paylaşmak istiyorum:
_25 aralık1973 lise öğrencisi olduğum yıllar...Günler önce İsmet paşanın hastalık haberlerini alıyoruz.Dua ediyoruz iyiyileşsin, Sevgili eşi Mevhibe Hanım'la elle çekilmiş fotoğraflarını gazetelerde görmek istiyoruz. Dualarımız kabul olmadı ,her canlı gibi ölüm O'nu buldu. Sarsıldık tabii, yakıştıramaduk. Cumhuriyet tarihimizin yakın tanığı, aktörü bu dünyadan göç etmişti. 27 aralık 1973 sabah okuldayız, sıradan bir okul sabahı değil bu. Sınıflara alınmıyoruz, bahçede bekleliyoruz.Okul müdürümüz, öğretmenlerimiz, hizmetliler telaş içindeler.Oradan oraya koşuşturuyorlar ,bir hazırlık telaşı...O hazırlık İsmet Paşamızın cenaze törenini ; merdiven başına yerleştirdikleri , elli yedi ekran televizyondan naklen izletme için olduğunu anlamakta geçikmiyoruz.O yıllarda siyah beyaz televizyon hayatımıza yeni girmiş ama herkesin evine henüz girmemişti .Bizim evde de yoktu. Okulum bunu yapmazaydı ben de izleyemeyecektim. Düşünebiliyor musunuz onbeş basamaklı merdiven başında elli yedi ekrandan altı ,yedi yüz öğrenci ve öğretmen naklen İkinci Adam İsmet İnönü'nün cenaze törenini naklen izliyor. Kolay silinir mi bu belleklerden?....

_Üç ay önce sağlık ocağındayım,aile hekimimiz o anda yok.Başka bir doktora yönlendirdiler.Girdim ilk kez gördüğün genç bay doktorun odasına.Kimliğimi verdim, bir yüzüme bir de kimlikteki fotoğrafa baktı.Sanki anlımda yazıyormuş gibi "siz öğretmen misiniz,müzik öğretmeni misiniz?" Öğretmen olduğumda yanılmamıştı ama branşımı kestirememişti. Uzatmadan" tarih öğretmeniyim" dedim. Sorduğu soruya bakar mısınız "Hocam,İsmet Paşa Fransızca bilmediği halde neden Lozan'a gitmiş"  Acı bir tebessümle gülümsedim"çok mu önemli" diye karşı soru yönelttim  .Israrla bir kaç kez tekrarladı. Bu masum ,sıradan bilinmeyeni sormak değildi. Burada küçümseyerek ,tarihi sorgulamak vardı. Fransızca bilip bilmemesinin önemli olmadığını ,önemli olan"halkı dilinde çetin ceviz olması" dik duruşlu bir diplomat almasından söz ederek savundum.O söylemesede ben anlamıştım ,Dr Rıza Nur diyecekti...O söyleyemeden ben Fransızca bilen Dr Rıza Nur'un marifetlerini kısaca söyeyip ayrıldım....
 Not:İsmet İnönü Fransızca biliyordu,ancak Lozan Konfesansında diplomaside konuşacak kadar yeterli değildi. İlerlemiş yaşında Fransızcasını geliştirdiğini anımsatmak isterim...
Arzu

23 Aralık 2010 Perşembe

KARANLIKTA BİR IŞIK:KUBİLAY

                                                    
       Adı Mustafa Fehmi Kubilay. Baba adı Hüseyin, ana adı Zeynep. Giritli bir ailenin çocuğu. 1906 doğumlu. Kubilay bir öğretmen. Cumhuriyet öğretmeni. 1930 yılında İzmir'in Menemen İlçesi'nde askerlik görevini yapıyor. O sırada 24 yaşında. 23 Aralık 1930 günü yürekleri kara, kara eller  O'nu şehit etmekle ,ışığını kararttıklarını sandılar....


       Kubilay bir devrim şehididir. Atatürk devrimlerinin,Cumhuriyet  Devrimlerinin  ilk şehidi...Savaşlardan ,hukuksuzluğa,yoksunluktan karşı devrimciliğe, yitirdiğimiz gençlerden ilkidir. Bunu tarihin çarklarını geri cevirmeye , aldanış rüzgarlarını bu topraklarda üfürmeye çalışanlar nereden bilsin. Şimdi yolumuzu Kubilay'lar aydınlatıyor desek yobazı , döneği  inanamaz ki. Karanlıkta el yordamıyla yol almak varken ışığını nereden görebilsin...

          Kubilay'lar karanlıkta bir ışık olarak yolumuzu aydınlatıyorlar, aydınlatmaya da devam edecekler. Işıktan korkan yarasalar kendi karanlıklarında tarihin çarklarını döndüremiyeceklerdir....

          Kubilay ,kanlı, karanlık bir gecenin ilk yıldızıydı. Tek başınaydı. Oysa yıldızlar  tek başına ışımazlar. Yalnız değillerdir , binlerce  ,yüzbinlerce ,milyonlarcadır..Bazen görünmezler ama oradadırlar…ışık… ışık…



KUBİLAY DESTANI


- Kubilay ve iki bekçinin anısına -

23 Aralık 1930'dur,

Gece yeşilimsi,

Dağlar ak,

Bir altın çizgi gibi yerle gök,

Gün doğdu doğacak.

Don yoktur ama donmuştur sanki

Sarı yapraklarla kış kocaman bir yüz

Tarla çizgileri ile bir kilim işte

Menemen ovası dümdüz.

Yalancı Mehdi Derviş Mehmet,

Yürümüş Manisa'dan bir sarı su gibi,

Beş on adamıyla Menemen'e varmak üzere

Yılan uykusu gibi.

Düştü Kubilay'ın başsız gövdesi,

Bir çınar dalı gibi yere.

Sarktı yakasından anasından gelmiş

Mavi çiçek mor çiçek bir çevre.

Düştü Kubilay'ın başsız gövdesi

Bir söğüt dalı gibi yere,

Aydınlık aydınlığa yaklaşır iken,

Sonsuzluğa ere ere.

Düştü Kubilay'ın başsız gövdesi,

Bir zeytin dalı gibi yere,

Düştü cebinden bir kitap,

Açıldı göklere…

Fazıl Hüsnü Dağlarca

( 1914 - 2008 )

13 Aralık 2010 Pazartesi

TÜRKAN SAYLAN


13 Aralık, ömrünü cehaletin karanlığını yenmeye, Anadolu'dan cüzzam illetini silmeye, Ülkemizin her yerinde kardelenlerin açmasını sağlamaya adamış Prof.Dr. Türkan Saylan'ın 75.Doğum Günü...Özlemle,saygıyla anıyoruz ve arıyoruz...



TÜRKAN SAYLAN'A   ZÜLFÜ LİVANELİ

Doğu’da bir köy gördüm

dağların arasında,

öyle mahzun,çaresiz,

kalakalmış.

Çıplak kavakları bile

hüzünlü kalemler gibi

kara saplanmış.

Köyün ortasında bir okul

Ve tezek sobasıyla

ısınmaya çalışan çocuklar.

Bir bıcırık kız,

Yanında bir karamuk oğlan.

Buz gibi elleri

Ama gözleri ahu,

gözleri ceylan.

Adın ne dedim kıza

Dedi: Benim adım Türkan.

Oğlan ekledi: Benimki de Saylan.

Dedim;

Dayan yüreğim dayan.

Madem ki bu çocuklar Türkan

Madem ki bu çocuklar Saylan

Gelecek onlarındır,

gerisi yalan

Değişir bu düzen

Döner bu devran.

**************

ÇAĞDAŞ YAŞAMI DESTEKLEME DERNEĞİ GENEL MERKEZİ VE TÜM ŞUBELERİNDEN


TÜRKAN SAYLAN, ÜLKEMİZE VE İNSANLIĞA BİR ARMAĞANDIR

DOĞUM GÜNÜN KUTLU OLSUN TÜRKAN SAYLAN!



Adım Türkan, soyadım Saylan,

...... Bugün benim doğum günüm. 13 Aralık 1935’te dünyaya geldim. Yaşamım boyunca Cumhuriyet’in temel değerlerine sıkı sıkıya bağlı kaldım. Mustafa Kemal Atatürk’e hayranlığım, onu tanıdıkça arttı. İlkelerini yürekten benimsedim: Ülkemiz insanının “çağdaş uygarlık” düzeyinin gerektirdiği her şeye sahip olması için bir yurttaş olarak payıma düşeni eksiksiz yerine getirmeye çalıştım. Bunu yaparken sorunlarla karşılaştıkça, Atatürk’ü örnek alarak, onlara çağın ve günün koşullarına uygun özgün çözümler ürettim.

Adım Türkan, soyadım Saylan,

Şair Nâzım Hikmet’in dediği gibi yaşamı ciddiye aldım. Büyük bir ciddiyetle yaşadım. Yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemedim. Gerekti, laboratuvarda sabahladım; gerekti, hastalarımın başında bekledim…

Kızlarımız okusun, kadınlarımız erkeklerle eşit yurttaşlar olarak yaşama katılsın, gençlerimiz özgürce kendini geliştirsin, sanatın her dalının yarattığı güzellikten herkes nasibini alsın istedim. İnsanlar arasında din, dil, etnik köken gibi hiçbir konuda, hiçbir ayrım yapmadım. Bana ihtiyacı olan herkese destek oldum.

Adım Türkan, soyadım Saylan,

Bütün bu saydıklarımı yaparken hiç kimse, beni hiçbir şeye zorlamadı. Ölümden korkmadım, yaşamaktan da… Yaşamım boyunca tek kaygım, yapmaya çalıştığım işlerin yarım kalması oldu.

Evimin aranmasından çok, yol arkadaşlarımın karşılaştığı haksızlıklardan incindim. Çok hasta olduğum halde, sırf bu yüzden, kendimi yaşamaya zorladım.

İnsanları, hayvanları, güneşi, rüzgârı, yağmuru, karı çok sevdim.

Kısacası dostlar bilimden, sanattan, insandan yana olan ben, gericiliğin, bağnazlığın bütün saldırılarına karşın yoksulluğa ve cehalete karşı, insanlık için insanca direndim.

Yaptıklarımdan onur duyuyorum.

Mutlu yaşadım, mutlu öldüm!

Güzel amaçlı yol arkadaşlarım! Siz beni iyi dinleyin yine de…

Önerim: Benim Mustafa Kemal’i izlediğim gibi, siz de tamamen O’nu ve biraz da beni izleyin!”

5 Aralık 2010 Pazar

5 ARALIK - TÜRK KADINI

Atatürk ve Afet İnan

İlk kadın milletvekillerimizden Satı Kadın


5 aralık 1934 de Atatürk'ün  Ulusa seslenişi:

        "Bu karar, Türk kadınına sosyal ve siyasi hayatta bütün milletlerin üstünde yer vermiştir. Çarşaf içinde, peçe altında ve kafes arkasındaki Türk kadınını artık tarihlerde aramak lazım gelecektir. Türk kadını, evdeki medeni mevkiini selahiyetle işgal etmiş, iş hayatının her safhasında muvaffakiyetler göstermiştir. Siyasi hayatla, Belediye seçimleriyle tecrübe kazanan Türk kadını bu sefer de milletvekili seçme ve seçilme suretiyle haklarının en büyüğünü elde etmiş bulunuyor. Medeni memleketlerin birçoğunda, kadından esirgenen bu hak, bugün Türk kadınının elindedir ve onu selahiyet ve liyakatle kullanacaktır.”ATATÜRK

********************
       Atatürk’ün manevi kızı Profösör Dr Afet İnan 1930 yılında Ankarada Öğretmen okulunda öğretmendir.Atatürk'le birlikte yazmış oldukları Yuttaşlık bilgileri (Medeni bilgiler) dersi vermektedir.Bir gün demokrasi dersi vermektedir sınıfta.Örnek olması için başkan seçimi konusunu sınıfta uygular. Bir aday kız öğrencidir...Seçim yapılır,sayıma geçilir.Sonuçta kız öğrençi oyların çoğunluğunu alarak başkan seçilir.Seçimi kaybeten erkek öğrençi kalkar itiraz eder.Öğretmenim "Siz bir kız arkadaşımızın aday olmasına izin verdiniz ,sonuçta seçildi. Türkiye'de henüz kadınların seçme ve seçilme hakkı yok ki "der.Evet erkek öğrenci doğru söylüyor.1926 yılında medeni kanun kadın erkek eşitliği getirmişti ama kadınlar seçimlerde oy kulanamıyordu.Afet İnan “haklısınız” der ve sınıfından ayrılır. Çankaya köşküne Atatürk’e koşar,Soluk solugadır,biraz da öfkeli.Tek tek anlatır yaşadığı olayı,sonunda derki :Atatürk’e “ben kadınlara seçme ve seçilme hakkı tanınıcaya kadar o sınıfa gidip ders yapamayacağım.”Atatürk gülerek “üzülme çocuk,bugünlerde bir yasa düzenlenmesi yapılacak!...1930 kadına belediye başkanı ve belediye meclis üyeliğine seçilme ve seçme hakları verilmiştir.1933 de muhtar ve azalar,1934 de milletvekili seçme ve seçilme haklarını kadınlarımız elde etmişlerdir.
***********
        Hemen her konuda kadın erkek eşitliğine önem veren Yüce Atatürk ve Satı Kadın anısını anımsatmak isterim:

Atatürk'le Hatırası

Sait Arif Terzioğlu’nun “Yazılmayan Yönleriyle Atatürk” adlı eserinden alınmıştır.

Ankara'da yakıcı bir yaz günü idi. Atatürk beraberinde arkadaşları ve yaverleri olduğu halde Kızılcahamam’a giderken kazan köyü yakınlarında durmuş ve otomobilinden inmişti. Köyün kadını, genci, yaşlısı, ihtiyarı köylerin içinden geçen, şosede duran bu yabancı konukları görünce hep koşuştular. Kimi su seyirtti, kimi ayran, bunlardan biri, güğümünden aktardığı soğuk ayranı Ata'ya uzattı:

- Bir soğuk ayran içer misiniz, dedi.

Bu çorak iklimin kavurduğu yüzünde bronzlaşmış Türk kadının en bariz ifadelerini taşıyan, bir Türk Anası idi. Böğrüne sıkıştırdığı kundağı biraz daha bastırdıktan sonra, sağ elindeki ayran bardağını uzattı, bekledi. Ata, ayranı kana kana içmiş ve biran durakladıktan sonra ona:

- Senin kocan kim? diye sormuştu

Köylü kadını,yüzü tunçlaşmış, elleri nasırlı bir Türk Anası Ankara'nın kendine has şivesi ile kocasının Sakarya harbinde boğazından yaralanmış bir cengaver olduğunu söyledi. Ata bir soru daha sordu:

- Ne zaman doğdun?

- 1919'da Atatürk Samsun'a çıktığı zaman doğdum.

Ata, bir an düşündü. Yıl 1934 idi. Kadının bu ifadesine göre 15 yaşında olması lazım gelirdi. Halbuki karşısındaki kadın 25 yaşlarında görünüyordu tekrar sordu:

- Nasıl olur

Evet, nasıl olurdu. Bu Satı Kadın hiç tereddütsüz, o her zamanki nüktedan haliyle ve memleketin işgal altında geçirdiği acı yılları ima ederek:

- Evet Paşam, ondan evvel yaşamıyordum ki!

Tam 6 çocuklu bu Anadolu kadını 1890 dogumluydu. Kazan köyünün muhtarıydı. Türkiye’deki ilk kadın muhtardı.

-Babam Kara Mehmet’lerden. Kazan’ın muhtarlık mühürü bana ondan miras kaldı. Sizi görmek fırsatını bize bahşettiğiniz için bahtiyarlık duyuyoruz Paşam.

-Peki kadınların da erkekler gibi çalışıp çalışıp çeşitli mevkilere yükselmesi konusunda ne düşünüyorsun?

-Şüphesiz doğrudur. Ve kadınlarımız Cumhuriyet’in mefkuresi altında bunu başarmak azmine sahiptir. Biz kadınlar hedefe yürüyecek ve Cumhuriyet meşalesini her alanda taşıyacağız Paşam.

Mustafa Kemal bu yanıttan son derece memnun olmuştu. Bu konuşma onu bir hayli düşündürdü. Ayrılırken yaverine kadının ismini ve adresini not ettirdi.

Satı Kadın niçin milletvekili seçildiğini bilmiyordu. Ama Mustafa Kemal onu neden seçtiğini bilecekti. Çünkü kurduğu Cumhuriyet’in temelinde bu ülkenin kadınların da olduğunu biliyordu. Seçmek ve seçilmek onların da haklarıydı. 1923’te İzmir’de yaptığı konuşmasında diyorduki: “Şuna inanmak lazımdır ki, dünya yüzünde gördüğünüz her şey kadının eseridir.”

**********
        Milletlerin kalkınmışlık düzeyini ölçmek için kadının siyasal ,sosyal,kültürel ve ekonomik hayattaki konumuna bakmak gerekiyor.

       Kadın,hep idareci,toparlayıcı, hayatın en kötü şartlarına karşı yaşama hazırlıklıdır,savaşandır.Geniş yürekli ve iyimserdir. Birçok şeye aynı anda yetişebilir. İnatçı,ne istediğini bilen ve doğru hedeften şaşmayandır.Kadın eli deydiğinde her alanda her şeyin çok farklı boyutlarda değerlendirileceğini ,güzel ,iyi ve uygun olanın gerçekleşeceğine biliyor ve inanıyorum.

      Kadın kadınların sorunlarını ve ihtiyaçlarını en iyi bilendir.Bunun için de siyaset yapmalıdır...Seçmeli,seçilmelidir...

Arzu






















24 Kasım 2010 Çarşamba

BEN BİR KÖY ÖĞRETMENİYİM

Öğretmenler gününde anılar denizinden bir damla...

Sevgili öğretmenlerimin ;"Öğretmenler Gününü"  kutlarken,sonsuzluğa göç etmiş öğretmenlerimi saygıyla,minnetle anıyorum...

Yetmişli yılarda İzmir Buca eğitim Enstitüsü’nden(Şimdiki adı EğitimFakültesi) idealist ve devrimci öğretmenler olarak yetiştirildik. Yatılı ve burslu okumadığım için Görev yerimi kendim seçtim. Egenin Doğusu Afyonkarahisar. Yetmişli yılar öğretmen açığı çok. Çünki Demirel hükümetleri Siyasal beklentilerle Köy ve kasabalarda pek çok okul açmış. Bir müdür bir mühür örneği .Beni de verdiler bir köye. Çalıkuşu gibi başladım ilk öğretmenliğime. Bina,donanım durumu sormayın sonraki anılarımda anlatacağım.


Okul benden bir yıl önce açılmış. Hiç kız öğrenci yok. Bir yıl da ben öğrtemenliğe alışma ve çevreyi tanımakla geçti .1978 yıl eğitim yılı sonunda kızların ortaokulda okumaları için çalışmaya başladım .İlkokul beşinci sınıf kızlarla başladım konuşmaya ve ikna etmeye. Çok istekli olduklarını gördüm.Sıra anne ve babalarda .Köyün ekonomik durumu da çok iyi o yıllarda.

Köy çeşmesinde annelerle konuşuyorum. Bana verilen yanıt. gönderelim de oğlanlarla mı mektuplaşsınlar .(o yılarda aşıklar mektuplaşırdı.) Sanki İlkokulu bitirenler mektuplaşmıyor.

Babalarla köy odalarında konuşuyorum. Dinliyorlar.Karşılarında genç bir bayan onlarla konuşuyor hoşlarına gidiyor . Ama kendi kızlarına okutmaya gelince olmaz diyorlar.

Sonunda gerekçelerini anladım. Çocuk yaşlarda evlendiriyorlar. İş gücünden ve bedeninden yararlanmak için .Sofralarında traktörleri ve biçerlerinden sonra geliyor kadının yeri(teknoloji gelmiş, öküzler yok artık.)

Yakın bulduğum ailelerin kızlarından dört kız öğrenci kaydebildim. okullar açıldı. O yıl daha seviçliyim ve heyecanlıyım .Sayıları az da olsa kızlarım var ya.İlk gün akşam paydosu. Çok geçmeden bir kızım iki gözü iki çeşme ağlayarak okula geldi . Zor yatıştırdım.

Demişler ki kız öğrecime ,neden ortaokula gidiyorsun? A rzu hoca gibi O…… mu olacaksın. (O yılarda devrimci bayan öğretmenler kominist ve O…….dur ya) sevgili kızım onların ne demek istediklerini kavrayamaz bile. Ama öğretmenine bir hakaret olduğunu biliyor ve isyan ediyor.Ne derlerse desinler ben okuyacağım.İsterlerse parçalasınlar .Aile sözünde durdu okuttu.Nereye kadar Kız meslek Lisesi son sınıfa kadar.

Sonramı ;O da kaçamadı evlik çemberinden .Şimdi çocuklarını en iyi yetiştiren cağdaş bir anne .

Burada belirtmeden geçemem; En güzel öğretmenlik anıları ,Genç Cumhuriyetimizin  son derece ideal öğretmeni Sıdıka AVAR öğrtemenin  anıları Dağ Çiceklerim . (Öğretmen Dünyası Yayınları) Yirmi yıl bugünkü Adıyla Kız Meslek Lisesinde  , Elazıg 'da  dağ, taş  ,köy  ,kış yaz demeden kız çocularını      okutmak    için  nasıl çabaladığı kendisi tarafından çok güzel anlatılır  ...Sıdıka Avar öğretmenimin o yılarda ideali de buydu(40 lı yıllar).Benimki 70 li yılar...

Meslek sahibi olanlar oldu .12 eylülden sonra.Para kazanmak için kızlar okutulmaya devam edildi. Bir çok değerlerin değiştiği o köyde. Sadece para kazanma, evlemelerde daha bir terçih edilir oldu. Para kazanıyor ya......

Arzu

15 Kasım 2010 Pazartesi

YANILGILAR---KORKUNUN ÇANLARI*

     
      Bilgisayar ve internet yaşantımıza gireli yaşantımızda  neler oldu neler ..Bilgilere kolay ve hızla ulaştık.İletişimde hızlandık.Bir anda binlerce bilgiye ulaşmak saniyeler içinde gerçekleşti. İlk anlarda belki bilgilerin doğruluğunu ,güvenilirliğini sorgulamadık.Tembelliğimize geldi belki de.Ben kendi adıma belirtirsem iki önemli konuda yanıldığımı burada belirtmek istiyorum.Üçüncü bir yanılgımın olmaması için interneten kaynağı elimde olmayan hiçbir edebi metni  kullanmıyacağım. Kaynağı derken "kitaplar"demek istiyorum,en sadık ve güvenilir dostlarımız.
      Birinci konu Türk edebiyatının klasikleri arasında olan Can Yücel yazıları ve şiirleri .Gerek tarama motorlarıyla taramada gerekse e posta ile kişiden kişeye dolaşan  bazı şiir ve yazıların Can Yücel'e ait olmadığını öğrendim...
 http://kemaloncu.blogcu.com/sahte-can-yucel-siirleri-guler-yucel-ile-soylesi/5860890 bu  linkte çok önemsediğim ançak geçen yıl kaybetiğimiz blog yazarı Kemal Öncü beyin sayfasında uyarılar bulnmaktadır.Linki verirken Kemal beyi saygı ve rahmetle anıyorum...
     İkinci konu Shakespeare 'in soneleri.Aylarca burada profil tanıtım yazım olarak bulundurdum.O'nun sanmak ne büyük yanılgım oldu...Okuyan kaç kişiye yanılttığım için üzgünüm. Özürü borç bilirim..Bu konuda beni ve nicelerini aydınlatan  sayın eğitimci yazar Adnan Binyazar'ı burada teşekkür ediyorum... Hem bu konuda aydınlattığı için hem de çok değerli yazısını burada yayınlama izni verdiği için...
  Arzu

ADNAN BİNYAZAR

 *Korkunun çanları

Her gün milyonlarca insan, internet yoluyla aralarında etkileşim kuruyor. Uzun yollar kısalınca dünya ne denli geniş olsa da etkileşim ulaşımı kolaylaşıyor. Ne var ki insan yapay yollarla sanallaştıkça anlam yitimine uğrayıp nesneye dönüşüyor.

Elli altmış yıl öncesinin yabancı olduğu tel ucu sevgilileri, kapalı küfürleşmeler, görene cinnet getirten kolaj görüntüler internet kültürünün marifeti.

Çağımızın bu büyük buluşunun iyi kullanılması gerçeklerle donatıyor, kötüye kullanılması yalanın dolanın, iftira bataklıklarının içine sokuyor. İnternet kültüründe, çöplüğe atılacaklarla baş tacı edilmesi gerekenler aynı kefeye konulursa çürümenin sonu alınamaz. Kim bilir kaç milyon yılların yorgunu dünya bir gün kokuşarak, üstünde yaşayan bütün varlıkları cürufa çevirecektir.

İnsan beynini kurcalayan sorunlardan biri bu! İnternetin kişiyi yanılgılara iten şaşırtmaları da var.

Shakespeare bizde daha çok Romeo ve Juliet, Hamlet, Othello adlı oyunlarıyla tanınıyor. Yıllar önce çevrilmesine karşın Shakespeare’in sonelerinden çok az söz edildi. Oysa her okunuşta insanın düşünce ufkunu genişleten soneler, yaşamı derinliğine algılama yönünden hep el altında tutulmalıdır.

Bu yazıda internetin yanıltıcı bir yönüne değinmek istiyorum. Onlarca sitede, altına “Shakespeare” adı yazılarak bir soneye yer verilmiş. Talât Sait Halman’ın Türkiye İş Bankası Yayınları arasında çıkan Soneler adlı çevirisinde 154 sone var. Sözünü edeceğim sone onlar arasında yok.

Shakespeare uzmanı değilim. Shakespeare’i kendi dilinde izleyecek düzeyde kişilerle bağlantı kurdum. Onunla da yetinmedim, özenli okumalarıyla tanıdığım arkadaşlarıma da sordum. Böyle bir sonenin Shakespeare’le ilgisinin olmayacağını söylediler. Sone diye biçimlenen dizelerin büyük yazarın oyunlarından aktarıldığı olasılığını da düşünmedim değil. Ancak, bu sone, Shakespeare’in erdemli sözlerle yüklü sonelerine pek fazla benzemiyor. Onun, gerçekleri saydam kılmaktaki imge gücü öne çıkar. Bu sone ise öğüt verici bir üslupla biçimlenmiş.

Bu örneği sitelerine koyan kişilerin, her olasılığı düşünerek bir açıklama yapmasını beklemek sanırım okurun hakkıdır.

Soneyi internette yazıldığı gibi aktarıyorum:

İnsanların çoğu kaybetmekten korktuğu için, sevmekten korkuyor.

Sevilmekten korkuyor, kendisini sevilmeye lâyık görmediği için.

Düşünmekten korkuyor, sorumluluk getireceği için.

Konuşmaktan korkuyor, eleştirilmekten korktuğu için.

Duygularını açmaktan korkuyor, reddedilmekten korktuğu için.

Yaşlanmaktan korkuyor, gençliğinin kıymetini bilmediği için.

Unutulmaktan korkuyor, dünyaya iyi bir şey vermediği için.

Ve ölmekten korkuyor, aslında yaşamayı bilmediği için.

Neden kaynağına inmek istiyorum bu sonenin? Gizli dinlemelerle, uydurma belgelerle Türkiye’de bir korku toplumu yaratılmak isteniyor. İnsanları korkuyla sindirip eylemsiz kılacaklarını sanan casus bir ruh dolaşıyor aramızda. Bu düzenlemede vurgulanan korkuların yanında, siyasal erkin hışmına uğrama korkusu da içten içe sezdirilmiyor mu?
Duymuyor musunuz; her yürekte çalıyor çanları korkunun, kimin kulağını patlatacağı belli olmayan çanları...
Kaynağı ne olursa olsun, insanın içindeki korku odakları vurgulanıyor sonede. Uyarlama ya da yakıştırma, zamanı gelmedi mi sözü derinleştirmenin?..
24 EKİM 2010
CUMHURİYET GAZETESİ
PAZAR  EKİ

10 Kasım 2010 Çarşamba

NEREDEN BAKSA GÜZEL ,NEREDEN BAKSAN GÜZEL*

Aramızdan ayrılışının 72.yılında saygıyla ,özlemle anıyoruz,arıyoruz

ATATÜRK


Falih Rıfkı Atay "Çankaya" adlı eserinde anlatıyor;

"Sözlü, oyunlu ve kadınlı toplantılardan biri idi.O gece bazı aşırıca sahneler geçti.Gülüşe oynaşa sabahladık.Atatürk benimle birkaç kişiyi sona bıraktı.Gece üstüne bir hayli dedikodu yaptık.Çıkıp gideceğimiz sırada kendisine dedim ki:

-Şimdiye kadar sizin için yalnız yabancılar yazdılar.Biz yanınızdayız.Sizi onlardan daha iyi tanıyoruz.Müsaade eder misiniz, Yakup Kadri ile ben hayatınız ve eseriniz hakkında bir kitap hazırlasak?

Ferah ve uyanık bir bakışla beni süzdü:

-Dün geceyi yazacak mısınız?

-Canım efendim, bu kadar hususiyetlerinize girmeye ne lüzum var?

-Ama bunlar yazılmazsa ben anlaşılmam ki...Siz de başkalarının yazdıklarını tekrarlamış olursunuz."

*Yekta Güngör Özden

29 Ekim 2010 Cuma

CUMHURİYETİMİZİN 87.YILI


Cumhuriyetimizin 87.yıl dönümünü Kutluyoruz. Kimler; bizler Atatürkcüler, Atatürk cumhuriyetcileri....Gerçek anlamda ve özde...


 Her cumhuriyet bayramından daha çoşkulu ve daha katılımcı kutlamalıyız .Atatürk cumhuriyetini her geçen gün yok etmeye çalışanlara , cumhuriyeti numaralandırmaya kalkışanlara karşı.

Bayramı kutlanan tek yönetim biçimi cumhuriyettir.Onun içindir ki en büyük bayram “Cumhuriyet Bayramıdır”.

Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti:

Yok edilme tehlikesiyle ortaya çıkmış;tarih bilinçiyle çelikleşmiş,adını ve yazgısını değiştirmiş;enkaz üzerine kurulmuş bir halk devletidir.

Anadolu halkının,ülkeyi ele geçirmek isteyen yayılmacı,anamalcı,sömürgeci devletlere karşı başlattığı savaştaki hedefi tam bağımsızlıktı. Ulusal Kurtuluş Savaşı’yla elde ettiğini bağımsız devletin yönetim şekli "Cumhuriyet"tir.

Halkla kaynaşıp bütünleşmenin,yönetimde ayrıcalıkların kaldırılmasının adıdır.

Bir yönetim devrimi olup Atatürk devrimlerinin temelidir.

Bağımsızlık ve laiklik temel ilke olduğu gibi çağdaş uygarlık hedeftir.

Özgürlükçü ve aydınlanmacı bir yönetsel yapılanmadır.

Türkiye Cumhuriyeti: Atatürk’ün deyimiyle” İlelebet Cumhuriyettir”.Bu görüş sevr özlemcilerinin,onu dayatmak isteyen küreselcilerin, gericinin ,yobazın, bağnazın korkulu düşüdür.

Laiklik karşıtı eylem ve söylemleri kanıtlanmış iktidarlarla cumhuriyet Bayramı kutlama durumunda olduğumuz unutulmamalıdır.

Oysa laiklik cumhuriyetimizin olmazsa olmazlarındandır.

Sonsuzluğa değin Atatürk cumhuriyeti,hep cumhuriyet diyorsak:Laikliğin çicekleri;halkın gönlünde ,halkın düşüncesinde ,halkın yaşantısında açana değin mücadele etmeliyiz.

Çağdaşlıkta, özgür düşüncede ,özgür vicdanlarda en güzel ürünler ancak devrimci cumhuriyette yaşanır.YAŞASIN ATATÜRK CUMHURİYETİ!

Arzu

21 Ekim 2010 Perşembe

AHMET TANER KIŞLALI

             



      21 ekim 1999  perşembe sıradan bir sonbahar sabahı.Bugün 21 ekim 2010 perşembe sıradan bir sonbahar sabahı değil.11 yıl önce o sabah hain pusudaki bomba Ahmet Taner kışlalı'yı aramızdan aldı.O yürekli, güzel bilim insanıydı.O ödün vermeyen Kemalistti.O inandığı değerler uğruna gözünü ve kalemini sakınmadan yazan yürekli bir gazeteciydi.11 yıldır her Cumhuriyet gazetemi açtığımda O'nun köşesini,yazılarını arıyorum ve özlüyorum.Kemalizmi yürekten savunmayı ondan öğrendim.Üniversitedeki öğrencilerine öğrettiği gibi biz okuyucularına çok şey öğretiyordu.90 lı yıllarda ABD nin Türkiye üzerinde oynadığı kirli oyunları tek tek yazdı.Bıkmadan usanmadan uyardı.Ve...bunun için öldürüldü...
    Saygıyla anıyorum ,Özlüyorum...
   Anısına ;çok etkilendiğim iki kitabı anımsatmak istedim...


BİR TÜRKÜN ÖLÜMÜ...

Tanıdığımda adı Nicole´dü.
Sevgisi uğruna, doğduğu toprakları, ailesini, alışkanlıklarını, sınırsız dostlarını bırakıp Türkiye´ye geldiğinde de adını değiştirmemişti. 25 yıllık geçmişi ile köprüleri atmış, ama adını ve dinini korumuştu...
Kışlalı soyadını alışının ikinci yılındaydı... Altınay´a hamileliğinin de son aylarında... Gözlerinden taşan bir mutlulukla kapıda karşılamıştı beni:
 Hem Türk, hem Müslüman olmak istiyorum... Ben Tanrı´ya inanırım. Senin Tanrın ile benimki farklı değil ki!.. Çocuklarımız iki toplum arasında kalmamalı. Ben de her şeyi seninle, onlarla ve bu toprakların insanlarıyla paylaşabilmeliyim.
Meğer yakın arkadaşlarımla birlikte müftüye gidip konuşmuş. İsmini bile seçmiş. Ama sabredememiş “sürpriz”inin sonuna kadar...
O gece “kelime-i şahadet”i sabırla ezberledi. Heyecandan uyuyamadı. Ertesi sabah müftünün yanından çıkarken, elinde artık “Nilgün Kışlalı” olduğunu kanıtlayan bir belge vardı.
Ankara Müftülüğü´nün mühürlü kağıdını anne ve babama göstermek için merdivenleri ikişer ikişer atlayarak çıkarken çok mutluydu. Çünkü bunun onlar için taşıdığı anlamı biliyordu.
Annemle babam ağlarken, O da gözyaşları içindeydi.
o Her zaman çalıştı.
Sekreterlik yaptı. Mağaza yönetti. Halkla ilişkiler sorumluluğu taşıdı. Protokol danışmanlığı üstlendi... Hem evde çalıştı, hem dışarda.
Yaptığı iş ne olursa olsun, çalışmaktan hep onur duydu... Her yaptığı işe yüreğini verdi. Hep başarılı oldu...
Kocası bakanken, 86 metrekarelik sosyal meskeninin bulunduğu binanın merdivenlerini sabunlu sularla silerdi...
Komşular hayretler içindeydi. Ama O bundan değil, ancak, gelen yabancı konukların Türklerin temizliği ile ilgili düşüncelerinden utanırdı.
Bütün insanları severdi. Ama O, artık “biz Türkler”den biriydi; “onlar”dan değil.
Ulusal günlerde pencereye bayrak asar; Altınay ile Dolunay´a, büyük bir heyecanla Atatürk´ün büyüklüğünü anlatmaya çalışırdı.
Dinsel geleneklere uymak için çaba gösterirdi.
Sorunu olduğunda, içi sıkıldığında Hacıbayram´a gider dua ederdi. Türkçe olarak, içinden geldiği gibi...
Ama benzer bir gereksinmeyi yurtdışında da duyduğunda, aynı rahatlık ve gönül huzuru ile güzel bir kiliseye gidip mum dikmekten de çekinmezdi... Ve duasını gene kendine göre yapardı. Çoğunlukla da Türkçe olarak.
Onun için din, inanç ve iyilik demekti.
Oruç tutar, kurban keser, herkesin yardımına koşardı...
Bir yurtdışı resmi gezi dönüşümde, her zamanki gibi uçağın merdivenlerinin ucundaydı. Güneş gözlükleri ile saklanmaya çalışılan kızarmış, şişkin gözler. Dudaklarında zorlama bir gülümseme.
“Ahmet boşanalım” dedi, “benim yüzümden senin siyasal kariyerini yıkacaklar!”
Meğer sağcı basın yokluğumda bir kampanya başlatmış.
"Kültür Bakanı´nın Hıristiyan karısı” neler yapmış neler... Koca bakanlığı Hıristiyanlık için kullanan O. Hatta müzelerdeki ikonaları çaldırtıp yurtdışına kaçırtan da O...
Evinde yabancı bir kültüre “teslim olmuş” bir Kültür Bakanı.
Sekiz sütun “haberler”... Ve zihnimden silinmeyen köşe yazılarından örnekler... “İkonalar ve Kokonalar”, “Madam Kislali”, daha niceleri...
Nilgün, bana saldırmak için niçin kendisini kullanmaya çalıştıklarını bir türlü anlayamıyordu... Türk ve Müslüman doğmuş olmak, bunları kendi istenci ile benimsemiş olmaktan daha mı önemliydi? Sevgi doluydu.
Çiçekleri, ağaçları, kelebekleri severdi... Kuşları, köpekleri, kedileri severdi... Çocukları, yaşlıları severdi... Tanrı´yı severdi, Atatürk´ü severdi...
“İnsan”ı severdi.
Bir hastanedeki umutsuz hastaları her gün ziyaret etmeyi; onları neşelendirmeyi, onlara umut dağıtmayı; paylaştığı acıları içine gömüp, gözyaşlarını eve saklamayı severdi.
Bakanlarla, büyükelçilerle, generallerle, çok ünlü yazarlarla, bilim adamları ile de arkadaştı... Kapıcılarla, bekçilerle, çaycılarla, şoförlerle, işçilerle, koruma polisleri ile de arkadaştı.
O bir “insan”dı...
28 yılını benimle paylaştığı için çok mutlu olduğum, kendimi şanslı saydığım, kendisiyle övündüğüm bir insan.
Piaf’ı ve Pavarotti´yi de beğenirdi, Sezen´i ve Gürses´i de.
Dev tenorun olağanüstü sesini, araba dağlardan geçerken, çok yüksek tonda dinlemekten hoşlanırdı. Ölüme yaklaştığımız dakikalarda ise, kasetçalardan süzülüp içimizde bir şeyleri titreten müziğin sözleri kulaklarımdan bir türlü gitmiyor:
"Yine mevsimler geçecek / Yine yapraklar düşecek / Giden sevgililer geri gelmeyecek...”
Nedense bana hiç söylememişti.
Türk bayrağı ile gömülmek istediğini ilk kez dostum Şahin Mengü´ye açmış. O “olamayacağını” ne kadar anlatmaya çalıştıysa da vazgeçmemiş. Başka dostlara da bu “rica”sını iletmiş...
Sevgili Mehmet Açıktan, tabutun bir kenarına bayrak eklemeyi başarmıştı... Nilgün toprağa verilirken, Altınay ile Dolunay, bir bayrağı da kefenin üzerine koymayı başardılar...
Fransız ana-babanın Bordolu Türk kızı şimdi Ankara´da yatıyor.
Ve de benim kalbimde...

Ahmet Taner Kışlalı



İki "insan"ın yaşamöyküsü....
Nilgün Kışlalı "Türk" dedi...
Ahmet Taner Kışlalı "Atatürk" dedi.
Bir Türk'ün ölümü...
İki Türk'ün ölümü...
Türklerin ölümü....
Ölüyorlar, öldürüyorlar, "Türk" dedikçe, "Atatürk" dedikçe...
Ve "Ölen ölür, kalan sağlar bizdendir" diyenler ürüyor...
Olsun...
Bu kitap, Kışlalı'ların geride bıraktıkları sevginin, doğallığın, insanlığın ve umudun izlerini yansıtıyor.
SITKI ULUÇ (Ahmet Taner Kışlalı'nın damadı)

Not: Bu kitap :Çıktığını duyduktan sonra beş yıl heryerde ardadığım bir kitap.Umudumu yitirmek üzere iken hiç ummadığım bir yerde ;İzmir Ankara karayolu üzerinde bir dinlenme tesislerindeki bir sergide buldum.En değerli kitaplarım arasındadır ,hayranım" İki Türk"'e...
Arzu Sarıyer


                            İKİ TÜRK'ÜN ÖLÜMÜ - ÖNSÖZ


Nilgün Kışlalı henüz benim kayınvalidem değilken ve olacağına ilişkin en ufak bir işaret yokken, Dolunay küçük bir çocukken, Ahmet Taner Kışlalı´yla sürekli hararetli siyasi tartışmalara girmekten ve tabii onun bilgi ve deneyimi karşısında silinip susmak zorunda kalmaktan sıkıldığım bir dönemde aklıma gelmişti: Nilgün Kışlalı´nın hayat hikayesi çok güzel bir araştırma konusu olabilirdi.

Sanıyorum on - on iki yıl kadar önce, kendisine bu düşüncemden söz etmiştim. Gülümsemiş, o güzel Türkçesiyle, “Ben de sana yardım ederim” demişti.

Aradan yıllar geçti. “Nilgün” isimli bir araştırma kitabının hazırlıklarını geniş ölçüde tamamlamış, ilk sayfaları bilgisayar hafızasına almıştım.

Gerek kalmadı.

Nilgün öldü.

Benim bir kitap dolusu ifadelerle anlatmaya çalışacağımı, Ahmet Taner Kışlalı, “Bir Türk´ün Ölümü” başlıklı makalesiyle Türkiye´ye yansıttı.

……..

Her şey çok hızlı yaşandı son yıllarda…

Prof. Kışlalı, “Nilgün´ün kitabını yazmalısın” diye ısrar ediyor, karısının kazadan önce bu amaçla aldığı notları ve kendi derlemelerini Brüksel´e yolluyordu.

“Söz vermiştin, bu kitabı yazmalısın…”

Nilgün´ü tanıyanlar, ölümünden sonra onun yaşamını konu alacak bir kitap yazmanın zorluklarını çok iyi tahmin edebilirler. O kitap, daha en baştan, eksik kalmaya mahkumdur. Fransa´nın güneybatı sahillerindeki köylerde yaptığım araştırmalar; elimdeki notlar, belgeler; yüzlerce yakının destek ve katkı sözleri de o kitabın hedefe ulaşmasını sağlayamaz bence...

……..

İsteksiz bir şekilde tekrar klavyenin başına oturmuştum ki, Temmuz 1999´da annemin ölüm haberi Brüksel´e geldi.

Acılı günlerde keyifli sohbet olur mu? Ahmet Taner Kışlalı´yla, Ankara’da, hüzün ve suskunluğun ağır bastığı bir gün geçirdik. Buna rağmen, ayrılırken, “Nilgün´ün kitabını unutma” demeyi ihmal etmedi, yine notlarını verdi.

Nereden bilebilirdim bunun son görüşmemiz olacağını?.. Nereden bilebilirdim, annemin cenazesinden birkaç ay sonra Profesör Kışlalı´yı toprağa vermek için Türkiye´ye tekrar gelmek durumunda kalacağımızı?..

……..

O´nu da öldürttüler…

Ve sırtımda bir “kitap yükü”… Kulaklarımda Nilgün ve Ahmet Taner Kışlalı´ların “Söz verdin” deyişleri…

Gözlerimde gülümsemeleri, gönlümde sevgileri…

Bir sürü iz…

Geride Altınay, Dolunay ve Nilhan var.

........

Dolunay´a anlattım:

Nilgün´ün kitabını, bir “araştırma” olarak hazırlayacaktım. O kitabın anlamı Nilgün´ün yaşama sevinci; o sevincin yansıması olacaktı.

Nilgün öldükten sonra, Ahmet Taner Kışlalı´nın isteğiyle ve katkılarıyla bir şeyler yazılabilirdi.

O da öldükten sonra, bu kadar hüzünle klavye başına oturan adam, Kışlalı´ların sevincini, sevgisini, coşkusunu, inancını yansıtamaz, paylaşamaz artık…

Bana öyle geliyor hâlâ…

……….

Bu kitap, bir zamanlar yazmak için büyük istek duyduğum “Nilgün´ün hikayesi” değil…

Bu kitap; cinayetlerin, ölümlerin getirdiği ayrılığın, parçalanmaların, yıkımların izini taşıyacak…

Bu kitap, sevgi dolu insanların, sevgisiz ve bilinçsizler tarafından katledilişinin hikayesine dönüşecek ve bir isyanla noktalanacak…

Okuyan ne düşünür bilmiyorum ama bu kitap beni üzecek, yoracak.

Karıma bunları söylediğim zaman babasıyla tartışmalarımı hatırlattı.

Kışlalı´yı susmakla, siyasete girmemekle, meydanları boş bırakmakla haksız yere eleştirdiğim oluyordu. Bence ondaki deneyim ve yetenekler, Türkiye´ye daha büyük kazanımlar sağlayacak boyuttaydı. (Zaten bu nedenle öldürüldü.)

Neticede, karımı kıramadım.

Bu kitabı, gördüğüm bir rüyadan sonra kaleme almaya başladığımı da itiraf etmeliyim. Yeri gelince o rüyayı anlatacağım.

………

Doğrusu benim başlangıçtaki arzum, Nilgün´ün kitabını Fransızca yazmak, onun muhteşem yaşam hikayesini ve maceralarını Fransızlara anlatmaktı. “Daha iyi anlarlar” düşüncesiyle değil, “bir Türk’ü tanısınlar” diye…

Kim bilir? Şimdilik o tasarım rafta kalsın.

……..

Aileyi tanımayan veya bu kitabı yıllar sonra elinde bulabilecek okuyuculara, “başrol” oyuncularını kısaca sunmak gerekiyor:

Nilgün Kışlalı, 1943 yılında, İkinci Dünya Savaşı’nın karanlık günlerinde, Fransa’nın güneyinde doğmuş Nicole’dür. Olağanüstü bir Türk olarak, Türkiye’nin olağanüstü koşullarında yaşamış ve Karayolları Genel Müdürlüğü’nün ihmalinden kaynaklanan bir trafik cinayetine kurban gitmiştir. O’nun asil yaşam hikayesini ve nasıl bir “Türk” olduğunu satırlar aktıkça gözlemleyeceksiniz.

Prof. Dr. Ahmet Taner Kışlalı, 1939’da, Tokat’ın Zile ilçesinde doğmuştur. Banka memuru Hüseyin Hüsnü Bey’le ilkokul öğretmeni Lütfiye Hoca’nın çocuğudur. Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden mezun olup Fransa’da doktorasını yapmış ve Nilgün’le evlenerek iki çocuk babası olmuştur. 70’li yılların sonunda, Ecevit hükümetinde Kültür Bakanlığı görevinde bulunmuş, daha sonra, gazetecilik ve eğitim alanlarında üstün başarılarıyla, yazdığı kitaplarla Türkiye’de ve yurtdışında tanınmış, beğenilmiş, sevilmiştir. Kışlalı, üçüncü çocuğunun doğumundan bir ay sonra, Türkiye’ye ve Türk insanına katkıları yüzünden, 21 Ekim 1999 sabahı, Ankara’da, İran’dan gelen emirleri yerine getiren kuklalar tarafından katledilmiştir.

Dolunay, Kışlalı’ların iki numaralı evlatları ve benim karımdır. Sevgisi, iradesi ve kemanıyla, zorla yaşamıma girmiş, hayatımı altüst etmiş, 1974 doğumlu bir gençtir. Muhteşemdir. 47 yıllık ömrümün son 10 yılında, kendimi onun “avcunun içindeki ekmek kırıntısı” gibi görerek, dünyanın en mutluları arasında yer buldum. O’nun, Tanrı tarafından bana lütuf olarak gönderilmiş bir melek olduğu düşüncem hiç değişmedi. Bu “şeytani meleğin” kişiliği hakkında da fikir edinecek, sonunda mutluluğumun boyutlarını anlayıp bana imrenecek ve şüphesiz, bir yandan da, “Allah kolaylık versin” diyeceksiniz.

Altınay, Dolunay’ın ablasıdır. O’nu anlamak ve anlatmak zor. Ama Kışlalı’ların yetiştirdikleri iki çocuğun kalitesini bilen bilmeyene söyledi zaten… Aynı anne ve babaları gibi, birbirinden çok farklı yapılarda ama birbirini tamamlayan iki kardeş… Biri gaz pedalı, biri fren!..

Ve bendeniz, arada “debreyaj”! Her vites değiştirmek isteyenin kuvvetli bir darbeyle en dibe doğru ittiği, külüstür bir araba debreyajı!

Ben, Prof. Ahmet Taner Kışlalı’nın eski bir “kardeşi”yim. O benim değerli “ağabeyim”... Sonra, (büyük maceralardan sonra) “damadı” oldum. “Dama atılacak damat!”

Aileye katılımım; daha önce ve daha sonra yaşanan kazalar, cinayetler ve büyük sorunlarla aynı oranda çalkantı yarattı. Ama benim neden olduğum darbe, sonu mutlu biten bir aşk hikayesi boyutunda kaldı. Bu hikayeyi de anlatacağım size...

Uzun yıllardan beri Batı Avrupa’da yaşayan, o tarafta tahsilden sonra gene o tarafta çalışan bir gazeteciyim. Roman yazmasını bilmem, bir-iki araştırma kitabım var. Mesleğimi çok severim. Dolunay ve diğer Kışlalı’lar hayatıma girinceye kadar da gazetecilik; kalbimde, ruhumda tüm yeri işgal etmiştir. (“Kim kimin hayatına girdi?” sorusunun yanıtını da, bu kitabı okurken, kendi değerlendirmelerinizle verebileceksiniz.)

Kitabın en başında şunu da belleğinizin bir yerlerine not edin lütfen: Yirmi yıllık gazeteciyim, on yıldır Anadolu Ajansı’nda çalışıyorum. Hani bazılarının “devlet ajansı” deyip geçtikleri, gazetecilerini “memur”gibi gördükleri Anadolu Ajansı... Benim gözümde, bugünün Türkiye’sinin en saygın, dürüst, güvenilir ve itibarlı basın kurumu... “Devletin” değil, “halkın” ve “Atatürk’ün” haber ajansı... Not etmenizi istediğim şu: Anadolu Ajansı’nda görev yapan bir “muhabir” olarak, bu kitabı yazarken bazen karşımda, bazen yanımda, cumhurbaşkanlarını, başbakanları, bakanları, milletvekillerini, müsteşarları ve “sorumlu” veya “sorumsuz” kişileri görüyorum. İnanın, ailem dışında en büyük gücüm, mesleğime, demokrasiye ve fikir özgürlüğüne olan inancımla, çalıştığım müessesenin saygınlığıdır.

“Susma, susarsan sıra sana gelecek” diyenlere inanıyorum.

Susmadan sıraya giriyorum.

.........

Bir çeşit tiyatro…

Hazırlıksız yakalanmış; rollerini hiç ezberlememiş; genelde şaşkın, sakar, beceriksiz aktörler… Kimisi başrol oyuncusu olmaya itilmiş, bir kısmı figüran… Ama hepsi doğal… İtildikleri sahnede saklanacak delik bulamayınca, “hodri meydan” deyip karşınıza çıkıyorlar.

Bir de seyircilikten ileri gidemeyenler var…

………

Bu kitap, ün için, ünvan için, para kazanmak için yazılmadı.

Bu kitap, Kışlalı’nın saygıdeğer öğrencileri için, çok sevdiği Türk insanı için, umutla kaleme alındı.

Bu kitap, “acıları değil, mutlulukları paylaşmak için” yazıldı.

Bu kitap, bazı insanların, fikirlerin ve gerçeklerin unutulmasını geciktirmek amacıyla yazıldı.

Bu kitap, Nilgün ve Ahmet Taner Kışlalı’nın anılarına; sadece benim değil, bütün sevenlerinin bir “vefa borcu” olarak yazıldı.

Sıtkı Uluç


http://www.anadolu.eu/Nilgun/ito.pdf

11 Ekim 2010 Pazartesi

FAKİR BAYKURT'U 11.ÖLÜM YILDÖNÜMÜNDE ÖZLEMLE ANARKEN

Akçaköy  Fakir Baykurt'un Köyü

Akçaköy'de Fakir Baykurt'un annesinin adı Elif Ana Kütüphanesi

Fakir Baykurt'un yaşam öyküsü  kütüphane duvarlarında









Fakir Baykurt kitapları arasında dostum Ayşe

Kızım Özlen



FAKİR'İN KIYISINDA
Çok etkisinde kaldığım ,okunması için yıllarca önerdiğim KİTAP

    Burdur'lu ev kadını Birnur Şener, yaşamı boyunca Fakir Baykurt'a yazdığı ama gönderemediği mektupları,Baykurt'un son isteğini yerine getirmek için, "Fakir'in Kıyısında" adlı 294 sayfalık kitabında topladı.

Fakir Baykurt'un vasiyeti üzerine hazırlanan kitap, Baykurt'un ölümünden sonra, çevirmen-yazar Bertan Onaran ve Papirus Yayınevi Yayın Yönetmeni Oktay Şimşek'in katkılarıyla basıldı.
Birnur Şener TÜYAP Kitap Fuarında yapılan "Fakir'e Saygı" etkinliğinde yaptığı konuşmada, Fakir Baykurt'un kitaplarını okuyarak ve ona mektuplar yazarak geçirdiği yaşamını anlatıyor.
Fakir Baykurt ismiyle 8 yaşında tanıştıFakir Baykurt'un memleketi Burdur'da 1947'de doğan Birnur Şener, 8 yaşında, dişini çektirmeye götürüldüğü berber koltuğunda, çevresindeki büyüklerin "çok akıllı ve yürekli" bir yazardan söz etmesiyle Fakir Baykurt ismiyle tanışır. Şener o günü şöyle anlatıyor:
"Berbere gelen adamlardan biri 'Beni dinleyin Burdurumuz'un Akçaköyü'nden bir yazar çıkmış. Kitap yazıyormuş. Yazdıklarıyla ağalara beylere çatıyormuş. Çok akıllıymış. Kafası semaver gibiymiş' diyerek Fakir Baykurt'u anlattı."
Şener, Fakir Baykurt'a ilk mektubunu da o gün eve döner dönmez yazar. Arkadaşlarına da "Semaver kadar kafası varmış. Masallardaki develere benzer bir adam, elbet tüm ağaları, beyleri yener" diye Fakir Baykurt'u anlatır, ama arkadaşlarını bu sözlere inandıramaz.
Akşam eve gelen ağabeyi de "Yazarlar çok akıllı adamlar olur, herşeyi yazarlar" deyince, Şener düşündüklerine daha çok inanır.
Yazdıklarını okursam, ben de onun gibi akıllı olabilirim
Şener, o günlerde, "Fakir Baykur'u bir görsem, yazdıklarını bir okusam, ben de onun gibi akıllı olabilirim, ama kolay mı onu bulmak? Nerededir kim bilir?" diye düşündüğünü anlatıyor.
O günden sonra gittiği her yerde onun kitaplarını aradığını söyleyen Şener, "Paramız olsa alırız. Para hangi taşın altında duruyor? Hiç bilmiyorum" diyor.
Okulda arkadaşları defterlerine anılarını yazarken, eline geçirdiği boş kağıtlara Fakir Baykurt'a mektuplar yazdığını anlatan Şener, " Elimde adres yok. Adres olsa mektup atacak para yok, yazılıp atılmayan mektupları saklamak da çok zordu. Çantamda taşısam herkes görür, evde saklasam mutlaka anamım eline geçer " diyor.
Okumayı çok istemesine rağmen ilkokuldan sonra okula gönderilmediğini belirten Şener, "Anam kesin kararını verdi, 'kendini damdan atsan da okumayacaksın.!' Beş yaşında oturduğum halı tezgahından asla kurtulamadım" diyerek okuyamadığı için duyduğu üzüntüyü anlatıyor.
Kitaplar, polis yerine Birnur Şener'in eline geçince
Birnur Şener, 15 yaşında evlendirilir. Bir gün, ilçede görevli bir öğretmen, "Evimi ararlarsa bütün kitaplarımı götürürler" endişesini Birnur Şener'in eşine açacak ve şunu rica edecektir:
Kitaplarımı evinizde saklar mısınız?".
Şener'in eşi seve seve razı olur ve "Benim hanım okumayı çok sever, doya doya okusun" der.
Sonuçta, Şener'in eşi bir çanta dolusu kitabı eve getirir ve Birnur Şener, 19 yaşında Fakir Baykurt'un kitaplarıyla tanışır.
Şener, "O sıralar yazarımın tutuklandığını duydum. Sonra da Almanya'ya gittiğini. Çok ağladım, yurdumuzu yiyip bitirenler gerine gerine gezerken, hiç suçu olmayan yazarımı görme umudum kalmamıştı artık " diyerek o günkü umutsuzluğunu anlatıyor.
Baykurt'un tüm kitaplarını okudu .
Şener, eşi öldükten sonra çocuklarının üçünü de okutur. Eczacı olan oğlu, Fakir Baykurt'un tüm kitaplarını alır.
1997'ye kadar Fakir Baykurt'un tüm kitaplarını okuyan Şener, ona gönderemediği mektuplar yazar. 1997'de ise Fakir Baykurt'un Burdur'a gelerek öğretmenlere yönelik bir konuşma yapacağını öğrenir.
Şener, o günü şöyle anlatıyor:
Oğlum önce beni oraya götüreceğini söyledi, sonradan caydı. 'Anacığım sen öğretmen değilsin, oraya almazlarsa üzülürsün, hem benim toplantım var, sen eczaneyi bekle' deyip çıktı gitti. Akşama kadar eczanede müşterinin olmadığı anlarda oturup ağladım "
Dostluk, imza gününde başladı .
Akşam eczaneye gelen oğlu,Şener'e " Yarın Fakir Baykurt'un imza günü var, seni oraya mutlaka götüreceğim, üzülme " der.
O gün, "40 yıllık özlem bitecek"diyerek sabah erkenden işlerini bitiren Şener, birazdan bir bavul dolusu Fakir Baykurt kitabıyla yazarın önündedir. Birnur Şener, Baykurt'un "Bunların hepsini okudun mu" sorusunu "Sınava çek istersen" diye yanıtlar.
Şener o anı, "Boynuna sarılıp öpesim var ama çevremi saran utangaçlık yüzünden orada öpemedim . İki saat birlikte oturduk. Sonra onu konuğumuz olması için çağırdım" diyor. Böylece başlayan dostluk, Baykurt ölene dek sürer.
Baykurt'un son isteği :
Almanya'da yaşayan Fakir Baykurt, Türkiye ziyaretlerinde Birnur Şener'in Burdur'daki evinde misafir olur. Şener, "En son geldiklerinde 6 gün kaldılar. Ağzımdan çıkan her sözü not ederdi" diyor.
Şener, sonunda misafiri Fakir Baykurt'a 34 yıldır yazdığı, ama gönderemediği mektuplarını okur. Fakir Baykurt, duygulanmanın da ötesinde etkilenmiştir. Der ki:
"Bu mektuplar kitap olur, yayıncıma söyleyeceğim, onları basacak, sen otur temize çek."
Fakir Baykurt, daha sonra Almanya'ya döner ve yattığı hastanede yaşamını yitirir.
Daha sonra Birnur Şener, Baykurt'un cenazesi'nde, çevirmen Bertan Onaran ve Papirüs Yayınevi'nin Yayın Yönetmeni Oktay Şimşek'le tanışacak ve Fakir Baykurt'un son isteklerinden birini gerçekleştirmeye dönük ilk adımlar.
Şener, Fakir Baykurt'un yaşamına çok şey kattığını belirterek, "Onun kitapları olmasaydı kocasından rdayak yiyen, çocuklarını okutmayan, boş oturup zaman öldüren, yurdumuzu yiyip bitirenlerin önünde boyun eğen, onlara oy veren, belki de el etek öpen bir kadın olacaktım" diyor.
Şener, sözlerini "39 yaşında dul kaldım. Öğretmenimin kitaplarındaki yiğit kadınları kendime örnek aldım, çok çalıştım" diye sürdürüyor.
Birnur Şener, "Aklımın aydınlığı öğretmenim benim için ölmedi. Ne zaman özlesem açıp bir kitabını okuyorum. Yaşama dört elle sarılmak, ezilmeden ezmeden yaşamak için çabalıyorum"diyor.

11 Eylül 2010 Cumartesi

AYDIN MISIN

AYDIN MISIN?




Kilim gibi dokumada mutsuzluğu

Gidip gelen kara kuşlar havada

Saflar tutulmuş top sesleri gerilerden

Tabanında depremi kara güllelerin

Duymuyor musun



Kaldır başını kan uykulardan

Böyle yürek böyle atardamar

Atmaz olsun

Ses ol ışık ol yumruk ol

Karayeller başına indirmeden çatını

Sel suları bastığın toprağı dönüm dönüm

Alıp götürmeden büyük denizlere

Çabuk ol



Tam çağı ise başlamanın doğan günle

Bul içine tükürdüğün kitapları yeniden

Her satırında buram buram alın teri

Her sayfası günlük güneşlik

Utanma suçun tümü senin değil

Yırt otuzunda aldığın diplomayı

Alfabelik çocuk ol

Yollar kesilmiş alanlar sarılmış

Tel örgüler çevirmiş yöreni

Fırıl fırıl alıcı kuşlar tepende

Benden geçti mi demek istiyorsun

Aç iki kolunu iki yanına

Korkuluk ol



RIFAT ILGAZ

9 Eylül 2010 Perşembe

1 Eylül 2010 Çarşamba

1 EYLÜL DÜNYA BARIŞ GÜNÜ

CEZAEVİNDE BARIŞ TÜRKÜSÜ

Kalkın kardeşler ışıklar görünmeye başladı
Eski duvarlar değil bu duvarlar
Bir ak kuş gelip kondu kara çatıya
Dünyayı böylesine sardı mı kollar
Ne etsin kelepçe neylesin zincir
Kaç kez gösterdi tarih aldatmayacak bizi
Bu denizli kuşlu dünyada
Bir tek acılar mıdır payımıza düşen
Dökülsün yollara beş kıtada
Ekmek de özgürlük de barışın gülleridir
Yumuk elli bebekler pencerelerde bekliyor
Dünyayı çepeçevre kuşatan barış kervanlarını
Çelik canavarlar gibi tanklar değil
Caddelere yakışan özgürlük ekmek türküleridir

Limanlar barışla çalkalanmış
Çöller dağlar stepler denizler barış fırtınasında
Resimler gördük cezaevlerine yakışmayan
Kitaplar dergiler gazeteler dolusu
Siz bir meydan dolusu gülen esmer kardeşlerim
Kara güller gibi açılmıştınız bir sabah aydınlığında
Asya barış diyor Afrika barış diyor
Elde silah barış diyor
Seren direğinde ufuklara bakan gemici
Avrupalı çıkmış toplama kampından
Ekmek barış türküleri bekliyor
Bombardıman uçakları değil
Karşısına dikilmiş ölüm tüccarlarının 
Dünya barış diyor
Sevmek yaratmak yaşamak nedir
Görelim milyara yakın korkusuz cıvıl cıvıl
Görelim Kore'den Çekoslavakya'ya kadar
Düşlerimiz ellerimiz sizinledir
Barış sizinledir

Bu taş duvarlar bu demir parmaklık kardeş
Van Gölünden Ağrıdan Ergene Irmağına
Çürüyüp dökülmüş karanlıkta kökleri
Mapusane bahçesinde el kadar mavilik
Bir zaman gerili dursun başımızda
Gardiyanlar dolaşsın daha bir zaman
Parmaklık hükmünü yürütsün
Çiçeklerle donatacak kollarını bahar dalları gibi
Karanlıkta barış kervanlarını bekleyen
Çileden çileye batmış senin emekçi halkındır
Yirmisinde bir delikanlı gibi dalıp maviliklere
Yirmisinde bir delikanlı gibi
Dudaklarından öpeceğim gün
Masmavi özgürlüğün
İnan ki yakındı

Vedat Türkali

26 Ağustos 2010 Perşembe

26 AĞUSTOS 30 AĞUSTOS


dağlarda tek


tek

ateşler yanıyordu.

ve yıldızlar öyle ışıltılı, öyle ferahtılar ki

şayak kalpaklı adam

nasıl ve ne zaman geleceğini bilmeden

güzel, rahat günlere inanıyordu

ve gülen bıyıklarıyla duruyordu ki mavzerinin yanında,

birdenbire beş adım sağında onu gördü.

paşalar onun arkasındaydılar.

o, saatı sordu.

paşalar : «üç,» dediler.

sarışın bir kurda benziyordu.

ve mavi gözleri çakmak çakmaktı.

yürüdü uçurumun başına kadar,

eğildi, durdu.

bıraksalar

ince, uzun bacakları üstünde yaylanarak

ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak

kocatepe'den afyon ovası'na atlıyacaktı.
saat 3.30.

..................NAZIM HİKMET( Kuva_i Milliye Destanı)


       88 yıl önce bugün tepeleri ile ünlü Afyonkarahisar’da “Kocatepe”ye Başkumandan Mustafa Kemal Paşa , İsmet ve Fevzi Paşalar gece karanlığını yırtarak tırmanmışlardı.Saat 3.30…

Sakarya zaferinden sonra işte bir yıl geçmişti.Bir yıl içinde büyük bir titizlik ve gizlilikle hazırlanılmış olan taarruz zamanı gelmişti.


     Türk Ordusu Mustafa Kemal Paşa önderliğinde Afyonkarahisar Kocatepe'den başlayan; Büyük Taarruz'dan dört gün sonra 30 ağustos 1922 de Dumlupınar'da, Başkomutanlık meydan savaşı ile Büyük zaferi kazandı.

       26 ağustos gecesi 3.30 da Başkumandan Mustafa Kemal Paşa,fevzi ve İsmet Paşalar Kocatepe'deydiler .Bütün Afyon ovası ayaklarının altındaydı. 5.30 da askerlere ateş emri verildi .Tek tek tüm mevziler ele geçirildi.

      Zaferi ”Ordular ilk hedefiniz Akdeniz’dir .İleri!. komutunu alan "Kemalin askerleri " gerçekleştirmiştir. Emperyalizmin uzantısı Yunan ordusu kesin yenilgiyle yurdu terk etmiştiler.

       Ünlü yazar Falih Rıfkı Atay, şöyle demektedir ."Eğer bagımsız bir devlet kurmuşsak, özgür vatandaşlar olmuşsak, şerefli insanlar gibi dolaşıyorsak ,yurdumuzu batı'nın pençesinden ,vicdanımızı ve düşüncemizi de Doğu'nun pençesinden kurtarmışsak, bu topraklardan ana bağrının sıcaklığını duyuyorsak ,nefes alıyorsak, hepsini, herşeyi ,30 ağustos zaferine borçluyuz!" 30 ağustos zaferini kim gerçekleştirdi Mustafa Kemal Atatürk!

         Dünya devletlerinin"mucize" olarak nitelendirdikleri Atatürk'ümüze bugün ne kadar tanıyor ve benimsiyoruz. 1950 lerden bu yana iktidar olanlar nasıl tanımışlar ,ne kadar benimseyebilmişlerdir ki, bugün o'nun ilkelerinden uzaklaşılmış . Sevr'in eşiğine getirilmiş bir ülkeye dönüştürmüşüz?...

        Bugün ve bu hafta Vatanı ve Ulusu kargaşa içine  sürükleyenler Kocatepe ve Dumlupınar'ı gidip görmeliler.Nasıl bir mucizenin gerçekleştiğini görülmeli ,Atatürk'ü bir kez daha tanımaya çalışmalılar.

       Ülkemiz topraklarında yüzyıllar boyunca yan yana ve barış içinde yaşamış olan farklı etnik grup mensuplarına ilişkin düşünceleri ayrıştırmak; aymazlık ve sapkınlık olduğunu görmeleri için kurtuluş destanı yazılan o yerler görülmeli….

       Satırlarıma tepeleriyle ünlü Afyonkarahisar diyerek başlamıştım.Bir tepe ve adı çok fazla duyulmayan bir kahramanından söz ederek yazımı noktalamak istiyorum.Çiğiltepe ve Miralay Reşat Bey.Başkumandan Mustafa Kemal Paşa Kocatepe’de Büyük Taarruzu yönetirken amacı Tüm Afyon ovası ve tepelerine mevzilenmiş Yunan birliklerini bozguna uğratıp ,Dumlupınar’da son darbeyi vurmaktı .Bunun için de acele ediyordu.

Yunan askerlerine karşı direnen 57. Tümen Komutanı Miralay Reşat Bey ile Gazi Mustafa Kemal Paşa arasında şu telefon konuşması geçer:

``- Niçin hedefinizi alamadınız?

-Yarım saat sonra bu hedefi alacağım Paşam.``

Geçen yarım saat süre içinde Çiğiltepe`yi düşman askerinden alamayan Miralay Reşat Bey, ``Verdiğim sözü yerine getiremediğim için yaşayamam`` diyerek beylik tabancasıyla intihar eder.

Gazi Mustafa Kemal Paşa Çiğiltepe sırtlarında çarpışan 57. Tümen Komutanlığı`nı tekrar telefonla aradığında Miralay Reşat Bey`in intihar ettiğini öğrenir ve kendisine vedanamesi okunur.

``Yarım saat zarfında o mevkiyi almaya size söz verdiğim halde, sözümü yapamamış olduğumdan dolayı yaşayamam`` ifadelerinin yer aldığı Miralay Reşat Bey`in vedanamesinin ardından geçen 15 dakika sonra Çiğiltepe düşman askerlerinden kurtarılır.

12 Ağustos 2010 Perşembe

CAN YÜCEL


                     12 ağustos   1999 Yılında çok sevdiği günebakan çicekleri ile çok sevdiği Datça'da sonsuzluğa  göç etti..Bu güzel şiiri ile saygıyla anıyorum...

DOSTLAR IRMAK GİBİDİR

Kiminin suyu az, kiminin çok

Kiminde elleriniz ıslanır yalnızca

Kiminde ruhunuz yıkanır boydan boya

Insanlar vardır; üstü nilüferlerle kaplı,

Bulanık bir göl gibi...

Ne kadar ugrassanız görünmez dibi.

Uzaktan görünüsü çekici, aldatıcı

İçine daldıgınızda ne kadar yanıltıcı....

Ne zaman ne gelecegini bilemezsiniz;

Sokulmaktan korkarsınız, güvenemezsiniz!

Insanlar vardır; derin bır okyanus...

İlk anda ürkütür, korkutur sizi.

Derinliklerinde saklıdır gizi,

Daldıkça anlarsınız, daldıkça tanırsınız;

Yanında kendinizi içi bos sanırsınız.

İnsanlar vardır, coskun bir akarsu...

Yaklasmaya gelmez, alır surukler.

Tutunacak yer gostermez beyaz kopukler!

Ne zaman nerede bırakacagı belli olmaz;

Bu tip insanla bir omur dolmaz.

İnsanlar vardır; sakin akan bir dere...

İnsanı rahatlatır, huzur verir gönüllere.

Yanında olmak baslı basına bır mutluluk.

Sesinde, görüntüsünde tatlı bir durgunluk.

Insanlar vardır; çesit çesit, tip tip.

Her biri baska bir karaktere sahip.

Görmeli, incelemeli, dogruyu bulmalı.

Her seyden önemlisi insan, insan olmalı...

İnsanlar vardır; berrak, pırıl pırıl bir deniz.

Bosa gitmez ne kadar güvenseniz.

Dibini görürsünüz her sey meydanda.

Korkmadan dalarsınız, sizi sarar bir anda.

İçi dısı birdir cekinme ondan.

Her sözü içtendir, her davranışı candan...

Can Yücel

6 Ağustos 2010 Cuma

65 YIL ÖNCE BUGÜN HİROŞİMA VE NAGAZAKİ


Sadako Sasaki, 12 yaşına geldiğinde Hiroşima'ya atılan atom bombasından dolayı hastalanarak yatağa düşer.


Bir Japon inancına göre kağıttan 1000 turna kuşu yapanın dileği gerçekleşirmiş. Sadako Sasaki hasta yatağında kâğıtlardan turna kuşu yapmaya başlar. Bir tek dileği vardır; iyileşip, eskisi gibi oyuncaklarıyla oynayabilmek!..

Sasaki hayata gözlerini yumduğunda yatağının başucunda kağıtlardan yaptığı 646 turna kuşu durmaktaydı.

Dünyanın pek çok ülkesinde Sadako Sasaki'nin tamamlayamadığı turna kuşları yapılıp onun anısına ülkesine gönderiliyor.

HİROŞİMA'DA BİR KAĞIT PARÇASI GİBİ
Nâzım çağında dünyada olan bütün olaylarla şair olarak ilgilenmiş, dünyanın bütün acılarını, dertlerini, sorunlarını kendi içinde, yüreğinde duymuş, bunlar üstüne şiirler yazmıştır. Hiroşima ve Nagasaki'ye atılan atom bombalarının doğurduğu toplumsal acı da Nazım'ın şiirlerinde en etkin biçimde anlatılmıştır. Atom bombasının saçtığı ölüm yağmuru, bombanın atılışıyla bitmedi. Atom bombası atıldıktan sonra da, atom ölümü denilen ölümler yıllar yılı sürdü. Nâzım bu konuda çok şiir söyledi.

KIZ ÇOCUĞU

Kapıları çalan benim

kapıları birer birer.

Gözünüze görünemem,

göze görünmez ölüler.

Hiroşima'da öleli

oluyor bir on yıl kadar.

Yedi yaşında bir kızım,

büyümez ölü çocuklar.

Saçlarım tutuştu önce,

gözlerim yandı kavruldu.

Bir avuç kül oluverdim,

külüm havaya savruldu.

Benim sizden kendim için

hiçbir şey istediğim yok.

Şeker bile yiyemez ki

kâat gibi yanan çocuk.

Çalıyorum kapınızı

teyze, amca, bir imza ver.

Çocuklar öldürülmesin

şeker de yiyebilsinler.

1956 NAZIM HİKMET

24 Temmuz 2010 Cumartesi

LOZAN ANTLAŞMASI 24 TEMMUZ 1923


Değerlerin bozuk para gibi harcandığı ve bu hoyratlığın neredeyse direnç görmediği 2010 Türkiye’sinde Lozan bir dik duruş anıtı olarak anımsanmalı, özümsenmeli ve rehberliğinden yararlanılmalı!


Yoksun ve yoksul (henüz uluslaşmamış) halkın savaş yorgunu da olsa dik durabileceğinin, onurunu ve gururunu her şeyin önüne geçirebileceğinin belgesidir Lozan!

Aradan geçen 87 yıla karşın saldırılıyor ve yırtılmaya çabalanıyor oluşu bilmem nasıl yorumlanmalı?

O günkü ödünsüz dik duruş karşısında çaresiz kalan ve bu çaresizlikle isteklerinin yazılı olduğu kâğıdı katlayarak ceplerine koyanlar, o gün başaramadıklarını çok geçmeden başarma noktasına gelebildilerse ve bugün artık ülkemizin varlık senedi de saymamız gereken Lozan’ı yırtmaktan söz edebiliyorlarsa aynaya bakmanın tam da zamanı gelmiş demektir.

Sağlıktan eğitime, ekonomiden siyasete ve günlük yaşamdan ulusal güvenliğe varıncaya dek bir dizi alanda dize gelmek üzere olduğumuzu görmenin tam zamanıdır.

Bu farkındalık belki de yeni bir başlangıç yapmanın da tetikleyicisi olacaktır.

O günün zorlu ve çetin koşullarında her türlü sömürgeci isteğe karşı dimdik duranları, baş eğmeyenleri anımsarsak belki bugünümüzü de kurtarmaya yararı olur.

Bugün o günden daha mı yoksul ve yoksunuz?

Bugün o günden daha mı çaresiz durumdayız?

Yanıtımız evet ise sözün bittiği yerdeyiz demektir

Yok eğer yanıtımız “hayır” ise silkinmenin, geçmişi anımsamanın ve elbette o geçmişten ders çıkartan tarih bilincinin gereğini yapmanın tam sırasıdır!

Bu gereği yerine getirmek hiç olmazsa kendimize saygının olmazsa olmazı değil midir?

Mustafa Kemal’in ve Lozan’daki dik duruşun önde gelen kişiliği İsmet İnönü’nün kemiklerini sızlatmaktan vazgeçilmeli!
Ceyhun BALCI
İlk Kurşun

ANIMSATMALAR
Lozan"ı tanımayan tek ülke Amerika

Lozan"ın anlamını ve kazanımlarını anlayabilmek için, Türkiye"yi neredeyse haritadan silen Sevr Antlaşması"na bakmak yeterli.
Sahte müttefik ABD, Türkiye"nin, bağımsız bir devlet olarak kabul edilmesini sağlayan Lozan Antlaşması"nı hâlâ tanımış değil

Türkiye"nin altını oymak isteyen ABD, geçmiş dönemde Atatürk"e yapılan inanılmaz hakaretlere seyirci kaldı. ABD"nin Temsilciler Meclisinin, 69"uncu Kongre Tutanakları, hasta ruhlu bir kişinin hezeyanlarına tanıklık etti. Rasim Giresunlu, Ufuk Ötesi"ndeki köşesinde, 18 Ocak 1927 tarihinde yapılan ikinci oturumda, temsilcilerden "Upshow" adlı bir fanatiğin, ağzındaki vahşet salyalarını sağa sola saçarak, şöyle haykırdığını yazıyor:


Diktatöre benzetti
"Antlaşma (kastedilen Lozan) Timurlenk kadar hunhar, Müthiş İvan kadar sefih ve kafatasları piramidi üstüne oturan Cengiz Han kadar kepaze olan bir diktatörün (kast ettiği Atatürk), zekice yürüttüğü politikasının bir toplamıdır. Bu canavar (kast ettiği yine Atatürk), savaştan bıkmış bir dünyaya, bütün uygar uluslara, onursuzluk getiren bir diplomatik antlaşma kabul ettirmiştir. Buna, her yerde, bir "Türk Zaferi" dediler. Ve eski dünya parlamentolarını bunu kabule ikna ettikten sonra, büyük sermaye gurupları, soğukkanlı ticaret erbabı ve giderek güya din temsilcileri bile Türkiye"yi uygar uluslar masasında uluslararası bir konuk durumuna yücelterek ABD"yi yüksek ülkülerinden uzaklaştırmada birleştiler."(Deniz Gezmiş savunmasıda dile getirmiştir.)