31 Aralık 2014 Çarşamba

GÜLE GÜLE 2014, HOŞCAKAL GÖKÇEDENİZ


Sağlık ,mutluluk dileklerimle nice yıllara...


Bir yüz çizelim ince, 
Küçük nezleli bir burun 
Ve gözler zeytin iriliğinde. 

Sonra bir gelincik, ince bir boyun, 
Soyulmuş bademden daha ak bir ten,
Öyle bir yüz ki seher vakti
Mutluluk estirsin güneş doğarken


Ve saçları çizelim, bulutlar,
Türküler, masallar gibi,
Hepsinin üstüne sonra
Kocaman bir insan yüreği.



Öyle bir yürek ki sevgiyle
Arkadaşlıkla, mutlulukla dolsun,
İsterse ondan sonra
Bütün şairler ölsün.



CAHİT KÜLEBİ

    Sevgili dostlar iki yıla yakındır Gökçedeniz blogum sizlerin  yayın akışlarında görünmüyor.Tüm uğraşlarıma rağmen düzelmedi .2009 yılından bu yana burada idim.Merak eden dostlarım diğer bloglarımdan beni buldular buradan onlara çok teşekkür ediyorum.Güncellemelerimi ve anılarımı yakında açacağım blogda okuyabileceksiniz.Bu yılın sonunda Gökçedeniz'de son seslenişim oluyor.Vedalar hüzünlendirir  ,güzel anıları yaşatmak umuduyla hoşcakalınız.Sevgi ile...

 Arzu Sarıyer




27 Aralık 2014 Cumartesi

CENENNEM DERESİ -GÜLSEN VAROL


   Cehennem Deresi Sevgili Gülsen Varol Öğretmenimin ikinci romanı (İlk roman Albümdekiler).Cehennem Deresi kitap müjdesini blog yazılarında Sevgili Öğretmenim vermişti ,ilk bölümlerini heyecanla okumuş sonunu merak etmiştik. 2014 Eylül  ayında kitap basıldı müjdesini de aldık, kavuşmamız ne yazık ki hemen olamadı.Özelinde ben Albümdekiler'de yaşadığım ilkleri ,güzel kavuşmaları Cehennem Deresi 'inde  de yaşamak istedim.Yine İstanbul 'da kitabı alıp okuya okuya Avrupa yakasından Kadıköy 'e geçmek ve Sevgili Gülsen Öğretmenime kavuşmak ,okuduğum son pragrafların heyacanını sıcağı sıcağına konuşmak isterdim.Hayalini çok kurduğum gibi ilkbaharda değil bu kez sonbaharda demiştik ama olmadı,koşullar bu kez izin vermedi...


   İnsan yaşadığı sürece ilkler biter mi ,bitmez...Kitap marketlerde bekledim Cehennem Deresi gelsin alayım biran önce okuyayım ;gelmedi ,listelerinde görülmesine rağmen.Raflarda göremediğime üzüldüm.İnternet üzerinden isteyip beklemekten başka umar yoktu. Hayatımda ilk kez internet üzerinden satışla Cehennem Deresine kavuştum.Merakla beklediğimi gören yakınlarım acı ile gülümsediler Cehennem Deresi'nin nesini merak ettiğimi...Bilmiyorlardı ki Gülsen Öğretmenim o derede sevgiden cennet yarattı...


   Merakla ,heyecanla iki günde okudum .Roman bilinen konu ile başlamıştı başlamasına ama çok farklı konularla  çok hızlı gelişti . Tam kahramalar herşeye alıştı, sakinleşti derken yeni olaylar gelişti heyecan üstüne heyecan yarattı İki gencin sevgisinden gelişen acı olayların üzerinden hiç beklenmedik sevgiler doğdu ve gelişti .Keşke her insan böyle bir sevgiyi yaşabilse  dedirten.. Ve kadınlar ;bu romanda da girişken ,çalışkan ,üretken ,tükenmişlikten yeniden doğan ,güzel kadınlar... Aysel çok etkiledi beni .Zaman ve mekanlar  çok canlı ve renkli ; kitap hem okundu hem de seyredildi film gibi .Gülsen Öğretmenim kişi ve mekanları olayların içinde öyle güzel tasvir eder ki roman kahramanları en yakınızdadır.Onlarla ağlar onlarla gülersiniz .Meslekleri ile ilgili ayrıntıları ne güzel anlatır.Filmi yada dizi filimi çekilse şu oyuncular ne güzel oynar diye hayal bile kurabilirsiniz.Mekanlara hiç gitmişsinizdir ama roman içinde gidersiniz, yaşarsınız ; şehrini ,deresini ,köyünü, sıcağını ,rüzğarını ,karını ,boranını... Yurt dışı mekanlar harika anlatılıyor ;roman kahramanı Erhan 'ın kayboluşları güldürdü beni .Anadolu insanının saf temizliği kahramanımızda müthiş verilmiş .Bu romanda acı tatlı tesadüfler vardır ,hayatın kendisinden alınan.Mucizeler de vardır ,bazılarına göre bu kadar da olur mu dedirten ;neden olmasın mucizeler olmasa sözlüklere neden girsin mucize adı...Hızla olayların peşinden soluk soluğa okur giderken birden kitap bitiyor .Daha daha devam edecekti derken ,hiç beklenmeyen son yine allak bullak ediyor...

Altı yıl önce blog dünyasında tanış olduğum sonra ailemden biri saydığım, dostum ,meslektaşım Sevgili Öğretmenim Gülsen Varol ;emeğinizi tekrar tekrar kutluyorum ,çok teşekkür ediyorum.İyi ki varsınız ,iyi ki yazıyorsunuz ,iyi ki okuyoruz isteyerek(doymadan) ..Sonraki kitaplarınızda buluşmak dileklerimle...





26 Kasım 2014 Çarşamba

Yeni Kuşak Köy Enstitüleri Derneği 4. Akdeniz Buluşması


Yeni Kuşak Köy Enstitülüler Derneği (YKKED) 4. Akdeniz Buluşması
Eğitim, Bilim, Kültür Çalıştayı Sonuç Bildirgesi
21-23 Kasım 2014-DENİZLİ
22 Kasım 2014 tarihinde Pamukkale Sevgi Otelde 500 izleyicinin katıldığı, üç farklı oturumda 15 konuşmacının katkısıyla gerçekleşen çalıştayda ortaya çıkan görüşlerin bir sonuç bildirgesiyle kamuoyu ile paylaşılmasına karar verilmiştir.
1)Cumhuriyet ve Mustafa Kemal 1923 Cumhuriyet Devriminde “Aklı Hür, Vicdanı Hür, İrfanı Hür Kuşaklar” yetiştirmeyi temel almıştır. Devrimci Cumhuriyet, 1923-1946 arası enerjisinin büyük bir kısmını eğitime, öğretmen yetiştirmeye, kültüre ve aydınlanma hareketine vererek ülkenin ortaçağdan çağdaş uygarlığa aydınlık yürüyüşünü başlatmıştır. Cumhuriyet’in kuruluşundan bugüne kadar iç ve dış bazı çıkar çevreleri bu yürüyüşe engel olmaya çalışmış, yakın zamanlarda da ne yazık ki, Cumhuriyetin birçok kazanımı yok edilmiştir. Ancak, aydınlanmaya ve Cumhuriyete gönül vermiş olanlar her geçen gün bilinçlerini ve umutlarını çoğaltmakta, karanlığa karşı savaşımlarını sürdürmektedir. Güneş balçıkla sıvanamayacak, ortaçağa dönmek isteyenlerin hevesi kursaklarında kalacak ve hiçbir güç bu aydınlık yürüyüşün önünü kesemeyecektir.
2)Köy Enstitüleri, bu aydınlık yürüyüşün çok önemli kilometre taşıdır. Köy Enstitüleri “Biz varız, biz yaparız, biz üretiriz, biz başarırız” diyen bir özgüven destanıdır. Anadolu topraklarında insana dair umutların, yaratıcılığın, direnişin öyküsüdür. Köy Enstitüleri, geleceğimizi şekillendirirken Türkiye’nin geleceği için aydınlık bir esin kaynağı ve bilgi birikimi olmaya devam devam etmektedir.
3)Türkiye çok ağır eğitim-kültür sorunları yaşamaktadır. Eğitimin dinselleştirilmesi ve piyasalaştırılması ülkenin önünü tıkamaktadır ve geleceğini karartmaktadır. Laik, demokratik, bilimsel, karma eğitim değerlerinden kopan bir Türkiye asla çağdaş uygarlığa ulaşamaz. Cumhuriyetin 91. yılında Türkiye, akıl ve bilimi temel alan ve eğitimi bir insanlık hakkı olarak gören insan merkezli eğitim politikalarını acilen hayata geçirmelidir.
4)Türkiye Haziran 2015’te seçimlere gitmektedir. Seçimlere giderken ilerici siyaset kurumu özellikle yoksullara ve kız öğrencilere yönelik pozitif ayrımcı eğitim politikaları ve niteliğini tümüyle kaybeden eğitim sistemine yönelik “laik, demokratik, bilimsel” bakışla hazırlanmış bir eğitim reformu taslağını topluma sunmalı ve bu konudaki kararlığını ifade etmelidir.
5)Eğitimin piyasalaştırılması ve kamu okullarının çökertilmesini önlemek için tüm aydınların, yurtseverlerin kamu okullarına, öğretmenlerine sahip çıkması, eğitimin demokratikleşmesi anlamında çok önemli çabalar olacaktır.
6)Türkiye, “Nitelikli Öğretmen” yetiştirme konusunda çok ciddi sorunlar yaşamaktadır. Siyasal iktidar kontrolüne giren ve özerkliğini, özgürlüğünü kaybeden üniversiteler, eğitim fakülteleri nitelikli öğretmen yetiştirme konusunu gündemlerine almamakta, ülkenin özgün öğretmen yetiştirme deneyimlerini günümüze taşıyamamakta ve bu anlamda toplumsal sorumluluklarını yerine getirmemektedirler.
7)Haziran 2014’te 299 Anadolu Öğretmen Lisesi siyasal bir öç alma adına, öngörüsüzlükler adına, ülkenin geleneklerini yok etme adına kapatılmışlardır. Yargıya götürülen bu yanlış karardan bir an önce vazgeçilmesini talep ediyoruz. Bu kararla öğretmen yetiştirmenin ortaöğretimle bağı kopartılırken, orta ve alt gelir gruplarından gelen çocuklarımızın parasız-yatılı okullarda öğretmen olma hakları gasp edilmiştir. Eğitim fakültelerinin en nitelikli öğrenci tabanını kaybederken hiçbir tepki göstermemesi ülkemizdeki üniversitelerin özgürlüklerini-özerkliklerini kaybetmesi, anlamında çarpıcıdır. Öğretmen yetiştirme bir iklim sorunudur. Anadolu Öğretmen Liselerinin kapatılmasıyla Köy Enstitüleri-İlköğretmen Okulları-Anadolu Öğretmen Liseleri geleneğine darbe vurulmuştur. Bu politikaların sonunda Türkiye nitelikli öğretmen yetiştirme kavgasında daha da geri noktalara düşecek ve kaybeden Türkiye olacaktır. Türkiye, öğretmen yetiştirme geleneklerini bilimsel bir pencereden değerlendirerek evrensel pedagojinin kazanımlarıyla yeni modeller üretmeli, “Pedagoji Üniversitesi” önerisini tartışmalıdır.
8)Ülkenin aydınları, demokratik kitle örgütleri, sendikalar her tür aymazlığı, ben merkezliliği aşarak ülkenin aydınlık geleceği adına dayanışma içinde davranmalıdırlar.
9)Türkiye, kültür ve sanat alanında hızla ortaçağa doğru yuvarlanmaktadır. Sanat her zaman yaratıcıdır ve muhaliftir ve muhalif olmazsa, sanat değildir. Sanat ve kültürü, siyasal iktidar istemleri doğrultusunda şekillendiremez. Sanatçının ve kültür adamlarının özgür olmadığı bir toplum demokratik toplum değildir. Türkiye, Cumhuriyetle birlikte yakaladığı özgürlükçü sanat ve kültür ikliminden hızla uzaklaşmaktadır. Bu durum, ülkenin aydınlık geleceği adına umut kırıcı bir durumdur. Toplum sanat ve kültür ikliminden uzaklaştırılarak yavan bir cahilleştirme, niteliksizleştirme sürecine sokulmaktadır. Bu Çalıştay’a katılanlar olarak bu duruma itirazımız vardır.
10) Doğanın ve çevrenin korunması insan olmanın ön koşuludur. Vahşi kapitalizmin çıkarları adına Soma Yırca köyünde altı bin zeytin ağacının kesilmesi siyasal iktidarın yarattığı iklimin bir sonucudur. Çalıştaya katılanlar Yırca köylüleri ile dayanışmaktadır.
11)Soma’da ve Ermenek’te yaşanan kazalar ve can kayıpları bir kader değildir ve asla fıtrat nitelendirmeleriyle de açıklanamaz. Türkiye akıl ve bilimden ve de insanından uzaklaştıkça bu kazalar hep karşımıza çıkacaktır. Vahşi kapitalizmin bilim dışı uygulamalarıyla, işletmeleriyle ekmek parası adına insanlarımız asla ölüme terk edilemez.
12) Son yıllarda artan kadın cinayetleri ülkedeki kadına bakışla ilgili gerici, ortaçağa özgü, cins ayrımcısı, kadını bir kullanım nesnesi olarak gören iklimden kaynaklanmaktadır. Çalıştay katılımcıları olarak kadına yönelik şiddet eylemlerini büyük bir acıyla ve kızgınlıkla izlemekteyiz. Kadın ve erkek doğanın birbirinden ayrılamayan eşit iki cinsidir. Kadının özgür olmadığı, yaşama katılmadığı bir toplum asla özgür ve demokratik bir toplum olamaz.
Çözüm; doğadan, insandan, emekten, kadından, özgürlükten yana olan aydınlık insanlarımızın dayanışmasında, beraberliğindedir. Türkiye’nin çağdaş, demokratik bir hukuk devleti olması adına başlatılan aydınlık yürüyüşündedir. Yeni Kuşak Köy Enstitülüler Derneği (YKKED) olarak 2014 Kasım ayında Denizli’den ülkenin tüm aydınlık insanlarını bu aydınlık yürüyüşe davet ediyoruz.

DENİZLİ’DE AYDINLANMA İMECESİ
Prof. Dr. Kemal Kocabaş
Yeni Kuşak Köy Enstitülüler Derneği (YKKED) 2011 yılından beri sonbaharda şubeleri aracılığıyla “Akdeniz Buluşmaları” düzenliyor. Eğitim, kültür, sanat konularının konuşulduğu paneller, kitap imza ve kültürel gezi ağırlıklı bu buluşmaların ilki 2011 yılında Fethiye’de yapıldı. Sonra sırasıyla Antalya, Mersin ve 21-23 Kasım 2014 tarihleri arasında da YKKED-Denizli Şubemizin ev sahipliğinde Pamukkale’de YKKED-4. Akdeniz buluşması büyük bir katılımla ve coşkuyla gerçekleşti. YKKED-Denizli Şube başkanımız Ayşegül Odabaşıoğlu ve çalışma arkadaşları önemli bir etkinliğe, buluşmaya, bir aydınlanma okuluna onurla imza attılar. Sağolsunlar.
21 Kasım 2014 Cuma günü İzmir’den bir otobüsle 30 kişi ile başlayan gezinin ilk durağı Yenipazar idi. Sakin bir Ege kasabası görünümündeki Yenipazar’da Ulusal Kurtuluş Savaşının önemli adı “Yörük Ali Efe” adına açılan müze görülmeye değerdi. Sonra da Yenipazar’da ikindi yemeğinde karşımıza çıkan enfes “pide geçidi”, yerel mutfak kültürünün damak tadımızda bıraktığı güzellik olarak yerini aldı. Saat 17.00 civarında Pamukkale Sevgi Oteli’ndeydik. Ülkenin her bir köşesindeki şubelerden gelen dostlarımızla kucaklaşmalar ve hasret gidermeler… Akşam 18.30’da şiir saatinde masada Hidayet Karakuş, Sami Gökmen, Ali Uysal, Kemal Girgin, Mehmet Halil Arık vardı. İki saat süren “şiirler geçidi” buluşmaya “merhaba” diyen ilk etkinlikti. Duyguların, düşüncelerin dizelere matematiksel bir armoniyle aktarımı olan şiirlerin yarattığı güzellik yaşanırken, türküler, zeybekler ve halaylarla yenen bir akşam yemeği ile ilk gün sona eriyordu.
22 Kasım 2014 Cumartesi günü otelin alt salonunun duvarlarında bizim hazırladığımız “Türkiye’nin Geçmişindeki Yarın Köy Enstitüleri” fotoğraf sergisi aydınlanma yürüyüşünün çok önemli kilometre taşı olan Köy Enstitüleri kazanımlarını günümüze taşıyordu. “Biz varız, biz yaparız, biz üretiriz, biz başarırız” diyen ve bir özgüven destanı olan Köy Enstitüleri Anadolu topraklarında insana dair umutların, yaratıcılığın, direnişin öyküsüydü. Türkiye’nin geleceği için aydınlık bir esin kaynağı ve bilgi birikimi olmaya da devam ediyordu. Salonun her bir köşesinde kitap standları vardı ve etkinliğe gelen yazarlar kitaplarını imzalıyordu. Etkinlikte üç panel vardı. Panel konuları kısaca “Ülkenin eğitim sorunları, öğretmen yetiştirme ve ülkenin kültür-sanat sorunları” ve çözüm önerileriydi.
İlk oturumda; “Hıfzı Topuz, Şükran Soner, Ünal Özmen, Mustafa Şanlı ve Prof. Dr.Kemal Kocabaş” Cumhuriyet eğitim devrimi, Köy Enstitüleri ve ülkenin eğitim sorunlarını konuştular. Özellikle eğitimin dinselleştirilmesi ve piyasalaştırılması sonucu eğitim hakkının yok oluşunu ve kızların-yoksulların bundan olumsuz etkilenmelerinin altını çizdiler. İkinci oturumda “Mustafa Gazalcı, Sami Gökmen, Pakize Türkoğlu, Prof. Dr. Abdurrahman Tanrıöğen, Prof. Dr. Songül Sallan Gül” Anadolu Öğretmen Liselerinin kapatılması sorunu üzerinden ülkenin öğretmen yetiştirme sorunlarını ve ne yapmalıyı tartıştılar. . Sanat ve kültürün konuşulduğu üçüncü oturumda ise “ Cengiz Bektaş, Bedri Baykam, Alper Akçam, Prof. Dr. Ayfer Kocabaş ve Nizami Çubuk” Köy Enstitülerinde sanata verilen önem, okullardaki müzik-resim ders saatleri, sanatın muhalif ve özgürlükçü yapısını dile getirerek son on yılda ülkede sanata bakış ile ilgili olumsuzlukları dile getirdiler.
23 Kasım 2014 Pazar günü kahvaltı sonrası Denizli-Leodikya antik kentine kültür gezisi vardı. Antik kentin kazı projesini yürüten Pamukkale üniversitesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof.Dr.Celal Şimşek’in açıklamalarıyla 500 kişi milattan önce 5000 yıllarına ait antik kentin öyküsünü ilgiyle izledi. Milattan önce 5000 yılında antik kentin kanalizasyon alt yapısı vardı ve Denizli’deki dokumacılığın, şarapçılığın antik izleri Leodikya antik kenti gerçeğindeydi. Kazılar hakkında coşkuyla bilgi veren kazının sorumlusu Prof. Dr. Celal Şimşek kazıların bu hızla gitmesi halinde 746 yıl süreceğinin de altını çiziyordu. Gezi sonrası vedalaşma ve ayrılış vardı. Bizler ise Buldan yolundaydık. Buldan Belediyesinin 24 Kasım Öğretmenler Günü nedeniyle Denizli’ye gelen aydınlardan bir panel ricası olmuştu. Mustafa Gazalcı, Hıfzı Topuz, Hidayet Karakuş, Pakize Türkoğlu ve Kemal Kocabaş’ın katılımıyla Buldan Belediyesi konferans salonunda Buldanlı öğretmen dostlarımızla söyleştik, öğretmeni konuştuk. Panel sonrası Buldan’ın Gönen Anadolu Öğretmen Lisesi çıkışlı genç Belediye Başkanı sevgili Mustafa Gülbay’a başarılar dileyerek İzmir’e dönüş yolculuğunu başlattık.
Denizli’de üç günlük “Aydınlanma Okulu” süreci yaşanmıştı. Tüm paneller ilgiyle izlendi. Ülkenin aydınlık insanları bir çıkış arıyor, umut arıyor. İlerici siyaset kurumunun tabandan kopuk olduğu görülüyordu. Tabanın beklentileri ile tavanın gündemi aynı değildi. Üç panel sonrası oturum başkanlarının notlarıyla Prof. Dr. Kemal Kocabaş tarafından kaleme alınan sonuç bildirgesinde, ilerici siyaset kurumuna seçimlere giderken ülkenin eğitim sorunlarını çözüm önerileri içeren bir reform paketinin topluma sunulmasına yönelik önemli bir çağrı yer aldı. Sonuç bildirgesinde içinde bulunduğumuz zor koşullardan çıkışın “doğadan, insandan, emekten, kadından, özgürlükten” yana olan tüm kişi ve örgütlerin dayanışmasında, beraberliğindedir vurgusu yapıldı. Bildirgenin sonunda YKKED olarak Türkiye’nin çağdaş, demokratik bir hukuk devleti olması adına başlatılan ve çoğalmayı hedefleyen aydınlık yürüyüşe katılım daveti vardı.
Son söz Bedri Rahmi Eyüboğlu’nda: “Şu dağın başında bir top gül vardı/ eşi görülmemiş bir top gül katmer katmer açardı/ kırk bin köyde kırk bin umut/ 
kırk bin köyde kırk bin tomurcuk/ kırk bin adet meyveye vurmuş fidan/ köy okullarımıza nasıl kahpece kıydılar anlatamam/ hey gidi mangal yürekli Tonguç Baba/ köy okullarımızı kilim misali ilmik ilmik ören/ adını kaç aydın koydu acaba/ mangal yürekli Tonguç baba/ sana Anadolumun her yanından/ kekik kokan, keklik kokan, Cevat Şakir işi/ kınından çekilen kılıç gibi bir merhaba/ bir mangal yürekli Tonguç Baba yetmedi bre şahin aman bir Tonguç baba daha”
DENİZLİ’DE DOĞRULAN YENİ KUŞAK!
Ülkenin karanlık bir ortama sürüklenmeye çalışıldığı, çıkar ve iktidar yalanlarının kafaları bulandırdığı günümüz Türkiye’sinde, yenilenen umutlar, yeniden yükselen dostluk, dayanışma ve paylaşma duyguları da var…
Yeni Kuşak Köy Enstitülüler Derneği Denizli Şubesi’ne binlerce kez teşekkürler. 22 Kasım günü Denizli’deydim. Yeni Kuşak Köy Enstitülüler Derneği Denizli Şubesi’nin öncülük ettiği IV. Akdeniz Buluşması’na katılmıştım. “Günümüz Türkiyesi, Kültür ve Sanatta Neler Oluyor” başlıklı oturumda konuşmacıydım. Şube Başkanı Ayşegül Odabaşıoğlu Hayta, diğer yöneticiler ve üyelerini yürekten kutluyorum. Koşullar nedeniyle geç katılabildiğim toplantının yapılacağı salona girdiğimde gözlerime inanamadım. Konuşmacıların oturduğu masayla salonun arka tarafı arasında yüz metreye yakın bir uzaklık vardı. Yanlara doğru da epeyce geniş bir salondu önümdeki; ve tüm sandalyeleri doluydu. Ayakta izleyenler de vardı. Hem konuşmacılar, hem dinleyenler günümüz kültür ve eğitim sorunlarıyla ilgili direnişçi bir ruhla tek yürek olmuştu sanki. Karanlık gidişe dur demek isteyen, yenilikçi, özgürlükçü, aydınlık bir hava kavramıştı tüm salonu.
Konuşmayı yüzlerce dinleyicinin, gözlerinin içinde ışığı ve umudu taşıdığını gördüğüm o büyük kalabalığın önünde yaptım. Tek bir kişi kıpırdamadı konuşma boyunca, tek bir cep telefonu çalmadı, tek bir öksürük duyulmadı.
Dünyanın emperyalist-kapitalist saldırganlığına karşı halkını çıplak elle direnişe çağırmış Mustafa Kemal Atatürk’ün doksan yıl önce kurmaya çalıştığı “Tam Bağımsız Türkiye” savaşının kültür ve eğitim sürdürümcüsü İsmail Hakkı Tonguç’un, Baba Tonguç’un Anadolu topraklarına diktiği fidanlar, ektiği tohumlar tutmuş, çiçeğe durmuştu…
Salonda çok farklı siyasal partiye oy veren, farklı partilerde etkin olarak çalışan yüzlerce insan vardı ama, tek gündem ülkenin kültür ve eğitim sorunlarıydı. Konuşulan şeyler peynir ekmek kadar somut ve can alıcıydı. Orada “küçük olsun benim olsun” hesabıyla sendikaları, demokratik kitle örgütlerini kendi dar görüşlerinin arka bahçesi durumlarına getirenler, siyasal ve ekonomik çıkar için meydanlara çıkanlar değil, Anadolu imececi ruhuyla etkinliğe katılmış, kendini büyük bir umudun özgün bir parçası olarak görmek isteyen yüzlerce aydın vardı, halk vardı…
Denizli Buluşması, aynı zamanda özgür, özgün, demokratik, laik, parasız, cins ayrımcılığına karşı çıkan bir eğitim ve kültür politikası için Köy Enstitüsü anıtsal geçmişinin ne büyük bir kalıt, bir hazine olduğunun da kanıtıydı. Günümüz değişen nüfus yapısı, gelişen teknik ve bilişsel olanaklar ışığında yeniden düşünmeliyiz Köy Enstitüleri’ni…
Eğitimde kültür ve sanatın yerini konuşurken ortaya çıkan bir gerçeği görmemek için at gözlüğü takmış olmak gerekti.
Bizim iktidarların Irak ve Suriye topraklarında kafa keserek, kadınlara kızlara tecavüz ederek ilerleyen emperyalizmin silahlı maşası IŞİD’in okullarda müzik, resim ve beden eğitimini yasaklayan tutumundan çok da farklı olmayan,
öğretmen atamalarında büyük çoğunluğu din bilgisi ve ahlâk (tek yönlü, tartışılmayan, sorgulamayan bir bilgi ve ahlâk) derslerine verip,
yüzbinlerce yetişkin öğretmeni işsiz bırakan, okul ikincisi olmuş, KPSS’de en yüksek puanı almış felsefe öğretmenini dört yıldır atamayıp gözyaşlarına boğan politikalarıyla,
sanat derslerine ayrılan yıllık saat ortalama 20-30’u geçmezken,
Milli Eğitim verileriyle, bu saat ortalaması Avrupa Birliği ülkelerinde 100-150 iken,
Türkiye’de, dünyanın kan içinde birbirini kırdığı 1940lı yıllarda, Köy Enstitüleri’nde tam 560 saati buluyordu!
Onun için 17.341 kavruk köy çocuğunun eğitim gördüğü o okullarda adları ansiklopedilere geçmiş 300 yazar ve şair, bir kısmı üniversitelerin güzel sanatlar bölümlerinin kurucu profesörü olmuş 400 müzik ve resim insanı yetişmişti…
Ondan ötürü, Cumhuriyet’in temellerine bomba koyabilmek için, emperyalizm ve cukkacı yerli ortakları, ağalık, tefeci - bezirgân kefen soygunculuğu önce Köy Enstitüleri’ni kapattı …
Aradan yetmiş yıl geçti; hâlâ boğamadılar Köy Enstitüleri’nin bu ülkeye tuttuğu aydınlığı…
Şimdi yeniden, ayağını Anadolu toprağına basmış, Âşık Veysel’lerden, Daimi’lerden, Ali İzzet’lerden güç ve kuvvet almış, seyirlik köylü oyunlarının tüm iktidarlara kıçıyla gülen devrimci oyunculuğuyla donanmış, evrensel bilgi ve estetiği yerel olanla buluşturmuş, tarla biçerken Shakespeare okumuş, İbni Haldun’la Weber’i yan yana koymayı başarmış Köy Enstitülerini yeniden tartışmaya ve uygulamaya açmak için güçlerimizi birleştirmek, o güçlü kaynağın önündeki siyasal engellerle savaşmak için bir araya gelmeliyiz.
Çok Yaşa Denizli Yeni Kuşak Köy Enstitülüler Derneği, Çok Yaşa Tonguç Baba!
26 Kasım 2014, Alper AKÇAM


ANADOLU ATEŞİNİ YAKANLAR
KÖY ENSTİTÜLÜLER DENİZLİ’DEYDİ
Onlar yurdun yanıp yakılan bozkırlarını yeşertip geldiler. Onlar hayatlarını Mustafa Kemal ve ülküsüne adadılar. Onlar Köy Enstitülüler.
Onlar karalanan Köy Enstitülerinin, memleketin sevdalıları. Hep dik durdular, hep onurlu durdular. Her birinin gözünde memleket, Anadolu ateşi var. Köy Enstitülerinin kapatılmasının ardından acıyla hayat boyu kaygı taşıyanlar. Bir devrimi tutanlar. Bir devrin tanıklığını yapanlar. Adım adım yurdun bugününü görenler.
Mustafa Kemal Atatürk’ün devrimlerinin ve Cumhuriyetin geleceğini omuzlarında taşıyanlar. Mustafa Kemal Paşa ve askerlerinin bıraktığı emaneti, vatanı yükseklere çıkarmak için durmadan, yılmadan çalışanlar. Kazanılan zaferlerin, kurtuluşun farkında olanlar ve yürüyenler. Onlar Köy Enstitülüler. Anadolu ateşini yakanlar.
Kimlere karşı durdular? Ülkeyi yağma yangın karanlığa çekenlere. Ülkesini satanlara. Ülkesini iç ve dış odaklı kuşatanlara, işbirlikçilere.
Onlar gürleyen sesleriyle çağdaş, engin Köy Enstitülüler.
Orada kimler vardı? Denizli buluşmasında kimler vardı?
Yurdun o coğrafya parçasından koşup gelen dipdiri Köy Enstitülüler. Onlar ışık yakmak için geldiler. Her biri yürekli. İçlerindeki, ideallerindeki ışık daima yandı. Her biri o kadar alçak gönüllü, sevgi dolu. Orada yüzlerce Köy Enstitülüler. Saygılı, erdemli duruşları. Denizli’den Anadolu’ya ışığını salanlar.
Köy Enstitülülerin Akdeniz buluşması için oradaydım. O kadar heyecanlıydım. Gittim gördüm. Denizli Yeni Kuşak Köy Enstitüleri Şubesi gerçekleştirdi, bu kez buluşmayı. Gördüm ki, buluşmada büyük bir emek var. Başarı,coşku,sevgi öyle var. Kutluyorum tüm Köy Enstitülüleri ve Denizli Şubesi dostlarını.
Hıfzı TOPUZ geldi konuştu. Atatürk’e yakın duygularını, anılarını paylaştı. Gözleri kıvılcımlı, yüreği sevdalı. Hoş geldin .
Cumhuriyet gazetesi yazarı sevgili Şükran SONER Köy Enstitüleri ile bugünkü Türkiye’yi buluşturdu.
Alper Akçam Köy Enstitüleri ile edebiyatı buluşturdu. Sevgili Bedri Baykam siyaset ile ilişkilendirdi.
Ayfer Kocabaş müzik ile ve Köy Enstitüleri ile ilgili sunum yaptı.
Mustafa Gazalcı oradaydı. Sami Gökmen. Sevgili Cengiz Bektaş mimarlık ile ilişkilendirdi. Diğer konuşmacılar, hepsi de heyecanlı.
Onlar Köy Enstitülüler…
Toplantı sonrası tarihin içinde yolculuk ettiler. Zamana direnen uygarlıkları gün ışığına çıkaran Prof.Dr. Celal Şimşek hocamızın eşliğinde. Onlar Köy Enstitülüler. Tarihe, kültüre, sanata saygılı.
Onlar memleket havaları, köy türküleri. Köy Enstitülüleri saygıyla selamlıyorum.
Nabide Kılınç,
Şükran Soner

Köy Enstitülülerle Umudun Resmi Çıkıyor...25 Kasım 2014 Salı
Hafta sonu Yeni Kuşak Köy Enstitülüler Derneği’nin 4. Akdeniz buluşmasındaydım... Çocuklarımızın eğitimi, gelecekleri, eğitim dünyamız, öğretmen sorunları, ülkemiz sorunları, eğitimle doğrudan bağlantılı insani gelişmişlik düzeyimiz, yatırım, çağdaş üretim, aklın, insanın egemen olduğu topluma... ilişkin içime çöreklenmiş karabasanın, buluşmanın gerçekleştirildiği Pamukkale’deki otelin kapısının önüne varır varmaz uçup gitmesini yaşadım... Ülkemizin geleceğini karartmak isteyen iç ve dış odakların Köy Enstitülerinde yetişenlerden korkmalarının boşuna olmadığını bilmek başka... Artık ülke çapında sayılarının çok azaldığını düşündüğümüz “Köy Enstitülüler ruhunun...” yok edilemeyeceğine canlı tanıklık etmek çok başka... 
Yeni Kuşak Köy Enstitülüler buluşmasında, yaşayan köyden çıkmış Köy Enstitülüler, aynı ruhla kendilerini yetiştirmiş çocukları, aynı ruhu; bilgiyle çalışkanlık, üretimle yoğrulmuş sorumluluğu kapmak için gelmiş torunlarının yarattıkları sinerjiyi almamak, umudun resminin çizildiğini görememek olanaksız... Eğitime bulaşık gazetecilik yılları içinde arada birçok zorlu koşullarda gerçekleştirilmiş benzer buluşmalardan, ne kadar güçlü moral değerler kazanacağıma hazırlıklı olduğum halde, eğitimin dibe vurdurulduğu, çocuklarımızın geleceğine yönelik karabasan tablonun çizildiği bir zaman dilimi içinde, böylesine savaşkan, üretken, direngen, umudun resminin çizilebileceğini öngörememiş olmalıyım... 
Ülkenin her yerine yaşayarak ulaşmış, her meslek grubuna, en çok öğretmenliğe bulaşmış, bu kadar bilge, üretken, şair; müzisyenlikte, yaşamın her alanında, her tarakta bezi olan, köylülükten de hiç kopmamış; siyaseti, dünyayı, yaşama, insana ait her gelişmeyi olgunlukla yoramlayabilen bu kadar çok renkli, her yaştan insanı asla bir başka ortamda yakalayamazsınız... Selamlaşırken elinde kendi yazdığı kitabını uzatan, sözcüklerini güçlendirmek üzere anında büyük bir şiir ustasının dizelerinden alıntı yapan, türkülere eşlik eden, oyun oynamasını bilen, teknik ustalıklarını, köylülük aidiyetlerini, ürün yetiştirmeyi unutmadığıyla övünebilen öğretmenler, bilim insanları... Otelin salon panolarını, duvarlarını; yaşama, yaratıcılık, devrimcilik bakışlarını yansıtan söylemler, resimlerle donatmışlar... 
“Yıkamayacaklar”, “Aydınlanma ışığı sönmeyecek”, “Günaydın’la başlayan gün karartılamayacak”... Köy Enstitülerinin, en olumsuz koşullarda, köyün içinden karanlığı yırtma gücünden doğan korkunun, iç ve dış odakların “dinsizlik, komünizm geliyor”çığırtkanlığında yarattığı karanlık güç ittifaklarıyla kapatılmış olmasıyla yaşanan olumsuz gelişmeler bir bir masaya yatırıldı... Ülkemiz insanını yeniden çağlar gerisine, inanç ve emek sömürüsü bir arada teslim almaya yönelik çıkar ittifaklarının en anlamlıları, tehdit boyutlarıyla değerlendirildi. Cumhuriyetin kuruluş yıllarındaki çok daha olumsuz koşullarda yaratılabilen gelişmelerin, çoban çocuktan en üretken, bilge insana ulaşmanın önünü açan eğitimin reçetesi, Köy Enstitüleri deneyiminden yola çıkmanın gücünün altı çizildi... 
Öğretmenler Günü bağlantılı eğitim sorunlarını, öğretmen yetiştirmeyi, öğretmen yaşamını gündeme alan dünün haberleri ne kadar da iç karartıyor? Sadece İktidarları yönetimi, sorumluluğunda, 60-70 binler olarak sayılan işsiz öğretmenler, son verilerle 330 binlere ulaşmış. Oysa işi olan öğretmenlerimizin geçinebilmek uğruna ek iş yapanlarının oranı da yüzde 80’leri bulmuş. Zaten öğretmenlerin aileleri desteğinde yaşamlarını sürdürmeye çalıştıkları bir başka gerçeklik. OECD ülkeleri içinde en düşük ücretle çalışan öğretmenler rekoru bizde. İşi olan öğretmenlerimiz anketleri yanıtlarken, yüzde 65’in üstünde bir oranla bir başka iş bulabilseler öğretmenliği hemen bırakacaklarını açıklamışlar. Öğretmenlerin en önemli nitelikleri arasında olması gereken mesleki yetkinlik, çocuklara ulaşabilme eğitimleri diplerde... Kitap okuyanı, moral değerlerini koruyabilenleri, öğrencileriyle iletişim kurabilenleri, mesleğiyle, yaptıkları işlerle onurlanabilenleri daha da diplerde... 
Umudun resmini çizebilen Köy Enstitülülerde bu olumsuzlukların hiçbiri atlanmasa da, umutsuzluğu beslemiyor... Onlar çok daha olumsuz koşulları yırtıp Cumhuriyetin kurtuluş sürecinde, devrimci birikimle, hem kendilerini hem de yetiştirdikleri kuşakları bir yerlere getirebilenlerdenler. Yorulmayı bilmeyen üretkenlikleri, savundukları değerleriyle bugünün karamsar, karabasan, gerici baskısından korkmadan, kaostan çıkış reçeteleri üzerinde kafa yoruyorlar. Milli Eğitim Bakanlığı’na öğretmen yetiştirmeye odaklanmış çözüm reçetelerini sunuyorlar... Haberiniz olsun; öyle ya da böyle, öğretmenleri ne kadar moral değerlerini yıkarak sendikal örgütsüz, geriye püskürtürseniz püskürtün... Bu ülkenin aydınlanma deneyimi, birikimleriyle bir yerlerden devrimci eğitim şûralarını aratmayan bir ruhun ürünü çabalar çıkacak. Çocuklarımızın geleceğini karartamayacak, ülkenin insani gelişmişliği, tarımıyla sanayisi, çevre koruması bir arada, çağdaş üretimini geliştirecek insanların yetiştirilmesi reçeteleri yaşama geçirilecek...  


Bedri Baykam

Denizli’de Aydınlanma Şöleni    25 Kasım 2014 Sa
Cumartesi zor durumda kaldım. Deniz Gezmiş’in çok değerli annesi, sohbetini tanıma şerefine eriştiğim Mukaddes Hanım’ın cenazesine katılmam lazımdı ama Denizli’de, çoğunluğu eğitimcilerden oluşan Yeni Kuşak Köy Enstitüleri Derneği’nin (YKKED) davetinde de konuşmacıydım. Deniz’in sevgili abisi Bora Gezmiş’ten izin alarak gidebildim. Anadolu’ya yine yapacağımız eğitim katkısından dolayı Deniz’in eğitimci anne-babasının da ruhu şad olur. Bu Cumhuriyet öğretmenlerine o kadar çok şey borçlu ki yılda bir onları hatırlamak haksızlık!
YKKED, 2001’den beri aktif bir dernek. Üç gün süren 4. Akdeniz buluşmaları için,Cengiz Bektaş’tan Şükran Soner’e, Mustafa Gazalcı’dan Hıfzı Topuz’a, Sami Gökmen’den Kemal Kocabaş’a kadar birçok aydın bir araya geldi. Üst üste yapılan oturumlarla, ülkemizde sanat, siyaset ve demokrasi konularının röntgenleri çekildi. Güzel insanların hazırladığı bir Aydınlanma şöleniydi. Bu ülkede halkevleri ve Köy Enstitüleri çok çektiler. Ülkenin Aydınlanma yolunda büyük adımlar atmasını istemeyen örümcek kafalar veya onların baskılarına sessizce boyun eğenler, maalesef bu kurumları hep tehlikeli gördü. Tartışan, düşünen, her açıdan kendini geliştiren insanlar! Bundan korktukları için, devlet çatısı altında boyun eğen insanlar istediler hep. Özgürlüklerine sahip çıkmayı bilmeyen, evrensel değerlere ulaşamayan bağımlılar lazımdı. Bu iki kuruma sahip çıkıp geliştiren bir Türkiye olsaydı, ülkenin gelişim çizgisi bambaşka olacaktı.
YKKED üyeleri arasında babam Dr. Suphi Baykam’ın döneminde onunla siyaset yapmış birçok isim vardı. Her biri gözümü yaşartacak kelimelerle, kendilerinin “siyaset hocalığını” yapan dönemin yıldızına övgüler sıraladılar. Bana her “SuphiBaykam’ın oğlu” denildiğinde göğsüm kabardı. Ne yazık ki Türkiye’de siyaseti gençleştirmek isteyen ve CHP gençlik (ve kadın) kollarını kuran babamın umutlarının aksine, kalabalık salonda genç sayısı çok azdı.
Oradayken bir katılımcı, beni durdurarak şunları söyledi: “Bedri Bey, CHP şimdi kalkıp AK-SARAY adı altında yapılan bu dev saldırganlığa ve israfa karşı çıkmaya kalkmasın. Gerçekten buna direnmek istiyorlardı ise o zaman Atatürk Orman Çiftliği’ne ilk kazma vurulduğu gün oraya tüm milletvekilleri gidecek ve halkı, milyonları da çağırarak bu hukuksuzluğa hayır diyeceklerdi”. Halk, tabii ki sözünü sakınmadan gerçek yorumlarını dışarı atıyor artık. Kimsede bir tereddüt kalmadı, herkes “ne olacaksa olsun, ne yaşanacaksa yaşansın” moduna geldi! “Vallahiyüzde 100 haklısın dostum” dedim ve içim sıkılarak toplantı salonuna yürüdüm. Kitaplarımı imzalarken bu reddedilemez tespit hâlâ kulaklarımda yankılanıyordu.
Konuşmamda biz sanatçıların işlerimiz ve eylemlerimizle nasıl direndiğimizi aktardım. AKM’yi yıkılmaktan nasıl koruduğumuzu ama işgalden koruyamadığımızı... Halkın artık“gidişata dur” demek istediğini ama buna karşın Cumhurbaşkanlığı mücadelesinde yapılan gafın umut kırdığını... Bizlerin “müzmin muhalif” olmadığını ama bu iktidarın da bizlere başka bir alternatif tabii ki bırakmadığını... Sağa benzemeye çalışmanın yalnız hüsran getirdiğini, merkez sağın bu şekilde yok olup gömüldüğünü... Bektaş’ın dediği gibi bir cahilleştirme projesinin yürütüldüğünü, bu nedenle “en az 3 çocuk”saçmalığının zorla halka dayatıldığını, sorunun “onlar”da değil bizde olduğunu, onların sadece görevlerini (!) yaptığını anlattım.
Konuşmamda genel sanat ortamımız ve İstanbul’da Piramid Sanat’ta geçen hafta açılan ve 11 sanatçının katıldığı “Türk Çağdaş Sanatının Devrim Yılları: 80’ler”sergisi hakkında da yaptığım yorumlar oldu. Daha önce Ergenekon hakkındaki “İçim Parçalanıyor” (2010) ve Gezi için Denizhan Özer’le beraber hazırladığımız “Gezi:Sıkıyorsa Gel” de düşünülünce, ne kadar acıdır ki, Piramid Sanat belki de İstanbul’un tek bağımsız ve korkusuz sanat merkezi! Banka ve holdinglerle bağlantılı sanat kurumlarında otosansür, sansüre iş bırakmayacak boyutlarda. Kapital ürkek ve tedirgin. Türk sanat ortamı çok gelişti. Bienaller, fuarlar, müzayedeler, müzeler ile... Ama ne yazık ki, artık sanat, akımlar veya sanatçılar ve duruşları değil, çoğunlukla konuşulanlar yalnız “yarış atı” yerine konan sanat eserleri. Kim, hangi yabancı müzayede evini bağladı, kim kaça sattı, kim piyasasını şişirdi, kimler daha fazla satacak... 80’lerin sanat ortamı çok daha samimi, gerçek ve üreticiydi. Türk çağdaş sanatı, 90’lar ve 2000’lerde bu temeller üzerine dünya ile eşzamanlı bir rotada gelişebildi. Şimdi ise sanatta yarınlarımızı “piyasa otosansüründen ve kavramsal esaretten” kurtarabilmemiz gerekiyor...  

11 Kasım 2014 Salı

ZEYTİN

Homeros bir gün Ege kıyılarını gezerken yorulup bir zeytin ağacının gölgesine oturmuş. Zeytin ağacı hemen tanımış Homeros'u ve kulağına şöyle fısıldamış: "Herkese aitim ve kimseye ait değilim; sen gelmeden önce buradaydım ve sen gittikten sonra da burada olacağım çünkü ben halkların kardeşiyim" demiş


********************************************
"Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı,
yetmişinde bile, mesela, zeytin dikeceksin,
hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil,
ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için,
yaşamak yani ağır bastığından. "Nazım Hikmet
**********************************************
Zeytin Ağacı - Turgay Fişekçi
Bin yıl yaşayan zeytin ağacı
Anlat bana altında ne ah'lar çekildi
Gündüzleri meyvalarını toplayanlar
Geceleri nerde sevişirlerdi
Anlat bana zeytin ağacı
Bu topraklardan kaç yiğit geçti
Terkisinde sazla kız
Yüreği terli miydi
Kök saldığın toprak ne kadar taze
Bin yıllık gönlün de öyle mi
Anlat da dinlesin şu genç
Yanından boşa geçmesin
Turgay Fişekçi
-Yitik Bahar-
**********************************************************************************************


Mukallit -Zeytin kuşu

"süzülmedikçe
cesaretin iliğinden
esaretin çamuru
sinek yesin güve yesin
mukallit yesin kardeşim
bir lokma yaşamak uğruna
alınıp satılan insan yemesin
efendilerin kiriyle sulandı bu topraklar yaralandı zeytin
cevherindeki ak yazı aklanmadan sofralara gelmesin"
Figen  Sariye -| ÖZGÜRLÜĞÜN BAKTIĞI YERDEN
***************************************
ZEYTİN SÖYLENCESİ
I.
sığacık'ta fotoğraf için
dolaşıyor suat çağlayan
ağaçlara kimlik çıkarmak için
çoğaltma k için ışığın coğrafyasını
gri derisine dokunarak gövdenin
zeytinin ışığını yaz diyor bana
hakkını yeme toprağın suyun güneşin

ala şafakta
uykusunu çocuklarına bırakıp gelen
anaların yüzüne gülüyor ağaçlar
kara gergin derisiyle
acı sulu meyvesini gizleyerek
dallarına tüneyen aşkı
rüzgârlara kuşlara işçilere bölüştürüyor
yaz diyor kırlangıçlar bulutlar
zeytinlerin altında
sözcüklerini arayan şairler gibi yaz
sığacık'ta bu mevsim
maviyi isyana
ağız tadını soframıza sürerek
yaz diyor herkes gibi
yaz bekleme esini
şu ağaçlar rüzgârla konuşup dururken
hangi peri verebilir sana en özgün imgesini
yazamaz hiç kimse bir başkası gibi
zeytin taneleri bile benzemezken birbirine
II.
annem zeytinlerini severdi
her kasım ağaçlarına koşar
her taneye elmasa dokunurcasına
parmaklarını sürer yüreği ferah
yemiş dolu dalları süzerdi
gerinirdi zeytin tanesi
onun pembe parmak uçlarında sevinçten
o göklerinde uçardı ışıklı bir kıvancın
özsuları çağlardı
binlerce yıllık bir ağacın
yaz diyor bana bu dostluğu yaz
fotoğraf makinesiyle bugünden
üç bin yıl öncesine yürüyerek
bu senin ödevin diyor yaz
yaz diyor ölesiye zeytini
oysa iyi bilirim
kara boncukları toplarken
keseklerin arasından
duyarım elime gelen
parlak dolgun kara meyvenin
damağıma yayılan lezzetini
işçiler alaca şafağa
sererler yazgılarını
parmak uçları delik ellikleriyle
dokunurlar acı tadına gelecek günlerin
doldururlar sepetlere
evlerini kendilerini çocuklarını
o bekler yamaçlarda
güneşe verir yapraklarını
ince sularla doyar altın gövedsi
arkadaş bir tarih onu yazar
fısıltıyla bakar
köyün yanı başından dünyaya
yaz diyor kıyıda deniz
her şeyi olduğu gibi yaz
onun gölgesine kıyanları
canına göz dikenleri
toprağına beton dökenleri yaz
zeytinse şiirin tanığıdır
binlerce yıldır
serçelerin kargaların tüneği
katığı çocukların
alnı terden ışıyanların beti bereketi
tarih bile onunla başlayacak
her mevsim ona çalışırken
zeytinden önce
zeytinden sonra yazarak
akıllı dingin gövdesine sarılıp
ağlayasım gelir
yaz diyor çağlayan
belki de anakreon'dan beri
ilk kez sen olursun sevgisiyle
ezilen zeytin gibi ağlayan
Hidayet KARAKUŞ
(Çağdaş Türk Dili, Kasım 2014)

**********************************************************************
ZEYTİN AĞACININ MEKTUBU
ey insanlar
sizden bir dileğim var:
uzatacaksanız birbirinize
kırmayın dallarımı
benim masum dallarımı 
benim çocuk dallarımı
bin yılımı verdim onlara ben
bin yılımı
barış olacak diye
bebeler gülecek diye
kıran kıranaysa dünyanız
ben yaşarım böyle tenha
böyle yalnız
ey insanlar
kırmayın dallarımı
birbirinize uzatmayacaksanız
HÜSEYİN YURTTAŞ
(Aşka Bahar Yetmez, 2. Basım, Tekin Yayınevi, 2014)
*************************************************************************
Yaşamak sadece sevmektir, inan bana. 
Sevmeyenler dünyamızda yaşamıyor.
Yaşamak suda, toprakta, insanlarda görünerek;
bir zeytin ağacı gibi.
Bir zeytin ağacı gibi, ne güzel
denize yakın olacaksın,
uzayan dallarında, yapraklarında ışık
ta derinlerde köklerin.
Bir zeytin ağacı gibi, bin yıl severek
yaşamak her gün...

Arif DAMAR
************************************************************
Aşk ve zeytin
Çocuktum, ayıramazdım, ha aşk ha zeytin
Aşkı yazsam kağıttan utanırdım, o benden mahcup
Zeytine uzansam dalından kırılırdım, benden de çocuk
İkisini de gözle toplamayı sonra öğrendim 

Haydar Ergülen
********************************************************************
beyaz ince zeytinler - Halim Yazıcı

su, beyaz bir çağla aydınlanırsa
şakağında serçelerin

büyürse göz bebekleri kuşluklarda
deniz fenerinin

eski çocuklar kuşanırsa
kırmızılarını yenlerine

ses daha sessiz, kırlangıçlar daha hızlı
beyazdır ellerin

gün kırıkları, kuş aynası
sır kapısı, ahşap oyması düşlerin

nasıl yapsam diyorum
hepsini bohçasına doldursam
bohçacı kadınların

bilmediğim pazarlarına gitsem
bilmediğim köylerin

bilmediğim düşlerimi satsam
bilmediğim çocuklara

sümbüller verseler bana
yeni aşklar

ne dil balıkları
farkında olsa bunların

ne zeytin ağaçları
ne adalar, adalılar

ben yeniden düşsem yollara
ayaklarım dolaşsa bulutlara

tahta kayık dolaplara binsem
kaydıraklar, mantar silahlara

biliyorsun ne zaman çıksam yollara
uzun zambaklar çıkar yoluma

bu yüzden beyaz ince zeytinler
yetiştiriyorum durmadan yastığımda.

Halim Yazıcı
-Deliceler Aşkına-


**************************************************************************

Zeytin Ağacı - Birhan Keskin

Madem geldin, uğradın yanıma
yaslan, kavruk gövdem bu.
Yaşım kaç mı? Saymadım ki,
ya da unutmuşum, bağışla.

Bu: bir boşluk: içimde
Yaşamak izi de denir,
Sanki, nice kelebek tozu, içinde.

Çok durdum, hiç gitmedim ben, bu dağ başında
Rüzgâra ağladım bazen,
Bazen derdimin dibini saydım ıssıza.
Yaşlı, durgun bir zeytin oluşuma bakma
Şuramda bir su vardı ve şuramdan
Neşeyle akardı aşağıya.
Ela bir kızı sevdim ben de zamanında.

Kalkıyor musun? Kalk, ama
Kaderinin sesini unutma, gönül gözünün yanına.
Ve sözünün içine çektin madem,
Madem aldın beni rüyana
Bu da benden, dalımdan bir hatıra:
Ayrılığın gümüş bilgisidir o, al
Helalü hoş olsun sana.

Git ve unutma
Ha vardır benim dallarım şimdi
Ha hatıra.

Birhan Keskin
-Yeryüzü Halleri-

***************************************************************************
Zeytin Ağacı - Roni Marguiles

Her geçtiğimde yanından bir zeytin ağacının
sormak gelir içimden: Anlatsana ihtiyar,
küçükken daha sen nasıldı bu topraklar,
kimler geçer yanından, kimler giderdi?

Fenikeliler getirmiş diyorlar buralara seni.
Tuzlu muydu Akdeniz'in suları o zaman da?
Yakıcı mıydı böyle yine öğle güneşi?
Neye benzer, neler düşünürdü Fenikeliler?

Uzun yaşamak kolay. Ya hatırlamak her şeyi?
Sallayıp gövdeni zeytin toplayan insanların
değiştiğini görmek yaklaşık otuz yılda bir,
babadan oğula, izledikçe nesiller birbirini?

Her geçtiğimde yanından bir zeytin ağacının,
düşünmeden edemem: yaslanıp yaşlı gövdesine
kimler dinlenmiş, kimler uyuklamıştır acaba
ılık bir yel eserken yapraklarının altında?

Sorasım gelir her defasında: Anlatsana ihtiyar,
neler gördün, neler kaldı yüzyıllardan aklında?
Nasıl insanlardı Haçlılar? Eski Yunanlılar?
Korkunç muydu Aksak Timur denildiği kadar?

Evet, diye fısıldar yemyeşil yapraklar adeta:
"Koca koca ordularıyla geçtiler önümden hepsi,
gümüş kakmalı kılıçları, ipek takımlı atlarıyla.
Geçtiler... ve gittiler ama işte, yoklar artık hiçbiri.

Buradayım ben hâlâ

Roni Marguiles

**************************************************************
HİÇ NEDENİ YOKKEN
Tepede zeytin ağaçları.Biraz daha yukarda
zeytin ağaçlarıyla bir başka tepe.Koyakta akan
ırmak-sesini duyamazsın-Yoksul kadınlar
mezarlık duvarının dışında,kır çiçekleri satıyorlar
unutulmuş askerin iç çamaşırından sökülmüş
soluk iplikle birbirine bağlanan demetler.

Güneş batıyor sonra.Zeytin ağaçları kararıyor,
koyu,kopkoyu bir karanlığa gömülüyorlar hiç
nedeni yokken,
tıpkı o taştan melek ve tunçtan süvari gibi.

YANNİS RİTSOS(Aynadaki Duvar)
çev Cevat Çapan


**************************************************

7 Kasım 2014 Cuma

BİZ BU MASALI BÖYLE Mİ YAZDIK?





biz bu masalı böyle mi yazdık?

ne kadar az’dık..
talan arazide üç beş ağaç gövdesi
söz yetirmez birbirine; 
öyle ki uzak
köklerimiz birbirinden mesafelerle ayrı
gurbet türküleri dilimizde bugünden gayrı

akşamlar ayaz keserdi yalnızlıktan
ısınamazdık
konuştuk; söylendik; budadılar;
kesildik sonra;
kuru kuru; üst üste;
nefessiz yığılınca
dallarımız...
kanadılar..

arda kalanlar
usul usul çimlendik..
içeri döllendi tomurcuklar..
korkuyla emzirildi yeni doğanlar
gelecek belirsiz; toprak verimsiz
hasretten ölür gibi olduk
bel vurup ayırdılar

gece korkusu çökünce
yerimiz bilinmesin diye
nefes almaktan dahi korkardık
türbeyi bekleyen sırlı çınarlar gibi
ağır bir mazinin bilgisiyle susardık..

pusu’dan halleneli beri
ve sevdamız gözümüz önü kalleşçe belleneli beri..
sözlerimiz bile dilsiz
adımlarımız ürkek / titrek ve ahenksiz
lakin yetinmediler
suskunluğumuzda bile bir anlam aradılar

hışır hışır kurumaya yakın
üç beş yaprak şimdi kalan
bu talan yerinde nefes alışlarımız bile sahici yalan
en cılız esintinin dudak ucunda yokluğa sürüklendik..

“püf!” dense sönecek kandillerimiz
göğsümüzde bitkinliğin ıstırabı
teselli vermez en bilgemizin kelamı
ters yüz olduk kendimize sığındık

nerde bu ormanın efsunlu perileri?
tılsımlı sözler?
büyük kahraman?
ölümden diriliş ve mutlu son’um
ben bile bilemem var mıyım? yoğum

biz bu masalı böyle mi yazdık
imandık; cüzdük; fetvaydık; farzdık
şiirdik; besteydik; gitardık; sazdık..
yol yordam veren; kainat kuran
ey kalp gözüne vahiler doğan !
nerede o gücü her şeye yeten?
biz bu masalı böyle mi yazdık?
yazan: özlem çinici

11 Ekim 2014 Cumartesi

ZUHAL OLCAY AYRILIK DA SEVDAYA DAHİL

Saygı ile...


Ayrılık Sevdaya Dahil / Attila İlhan
açılmış sarmaşık gülleri
kokularıyla baygın
en görkemli saatinde yıldız alacasının 
gizli bir yılan gibi yuvalanmış
içimde keder
uzak bir telefonda ağlayan
yağmurlu genç kadın
rüzgâr
uzak karanlıklara sürmüş yıldızları
mor kıvılcımlar geçiyor
dağınık yalnızlığımdan
onu çok arıyorum onu çok arıyorum
heryerinde vücudumun
ağır yanık sızıları
bir yerlere yıldırım düşüyorum
ayrılığımızı hissettiğim an
demirler eriyor hırsımdan

ay ışığına batmış
karabiber ağaçları
gümüş tozu
gecenin ırmağında yüzüyor zambaklar
yaseminler unutulmuş
tedirgin gülümser
çünkü ayrılmanın da vahşi bir tadı var
çünkü ayrılık da sevdâya dahil
çünkü ayrılanlar hâlâ sevgili
hiç bir anı tek başına yaşayamazlar
her an ötekisiyle birlikte
herşey onunla ilgili
telaşlı karanlıkta yumuşak yarasalar
gittikçe genişleyen
yakılmış ot kokusu
yıldızlar inanılmayacak bir irilikte
yansımalar tutmuş bütün sâhili
çünkü ayrılmanın da vahşi bir tadı var
öyle vahşi bir tad ki dayanılır gibi değil
çünkü ayrılık da sevdâya dahil
çünkü ayrılanlar hâlâ sevgili
yalnızlık
hızla alçalan bulutlar
karanlık bir ağırlık
hava ağır toprak ağır yaprak ağır
su tozları yağıyor üstümüze
özgürlüğümüz yoksa yalnızlığımız mıdır
eflatuna çalar puslu lacivert
bir sis kuşattı ormanı
karanlık çöktü denize
yalnızlık
çakmak taşı gibi sert
elmas gibi keskin
ne yanına dönsen bir yerin kesilir
fena kan kaybedersin
kapını bir çalan olmadı mı hele
elini bir tutan
bilekleri bembeyaz kuğu boynu
parmakları uzun ve ince
sımsıcak bakışları suç ortağı
kaçamak gülüşleri gizlice
yalnızların en büyük sorunu
tek başına özgürlük ne işe yarayacak
bir türlü çözemedikleri bu
ölü bir gezegenin
soğuk tenhalığına
benzemesin diye
özgürlük mutlaka paylaşılacak
suç ortağı bir sevgiliyle
sanmıştık ki ikimiz
yeryüzünde ancak
birbirimiz için varız
ikimiz sanmıştık ki
tek kişilik bir yalnızlığa bile
rahatça sığarız
hiç yanılmamışız
her an düşüp düşüp
kristal bir bardak gibi
tuz parça kırılsak da
hâlâ içimizde o yanardağ ağzı
hâlâ kıpkızıl gülümseyen
-sanki ateşten bir tebessüm-
zehir zemberek aşkımız
Ayrılık Sevdaya Dahil, Attila İlhan