Siyasetin ,ekonominin toz dumanında basının üçüncü,dördüncü manşetinden verdiği habelerlerde; kaybolan çocuklar,tecavuze uğrayan çocuklar,bir erkek arkadaşı var diye öldürülen kız çocukları. Korku filimi izler gibi izlemekteyiz.Geleceğimiz, çocuklarımız yok ediliyor duyan ,gören var mı.Bu ülkede aileden ,çocuklardan sorumlu bir bakan var mıdır?..Yüzlerce can alan teröristlere insan hakları adına sahip çıkan sözde insan hakları savunucuları nerede… 8 martlarda gövde gösterilerinde yarışan kadın kuruluşlar nerede.Açılım saçılım diye yeri göğü inletenlerin çocukları yok mu? Birkaç gün çocuklarından haber alamasınlar ,durumları nice olur.
Son bir ayda yüreğim kan ağlayarak kaybolan,tecavüze uğrayan ,satılan ,öldürülen kız çocuk haberlerini izliyorum
Diri diri kümese gömülen Medine Memi kaçıncı kurban.?Gözümün önüne korkudan tir tir titreyen savunmasız kız çocuğu gelip oturdu,gitmiyor.Bu nasıl vahşet...bin beşyüz yıl öncesine dönüş mü var.İslamiyet o cahiliye döneminin sonu olmamış mıydı?...
Cahiliye döneminde kız çocukları kız oldukları için diri diri çöl toprağına gömülüyorlardı . İslamiyet buna son verdi diye öğrettik tarih derslerinde. İslamiyetin ilk yıllarında bir öyküde cahiliye döneminde en çok üzüldükleri konu anlatır”Kız çocuklarını diri diri gömmek için toprağı kazarlarken sakalları tozlanır,kız çocukları koşup "baba sakalın tozlandı" deyip temizlermiş.O zaman bile vicdanları sızlamaz, gömmekten vazgeçmezlermiş.”
Küçük Medine de baba dediği,dede dediği cellatlarının kirlendiğini görmüşmüydü.Tertemiz elleriyle temizlemek istemiş miydi? Vicdanları kara, elleri kara caniler susuyorlarmış,konuşmaya yüzleri var mı ki?...
İlginç ve düşündürücü bir durum:2010 yılının sadece ocak ayında 14 kız çocuğu ve kadın öldürülmüş.Kadın cinayetleri 2002 den 2010 a kadar yüzde 1400 artmış.
Dikkat çekici bir başka durum feodal tetikçilere ve canilere verilen cezalar arttıkça Türkiye’de töre dürtüsüyle işlenen cinayetlerin sayısı arttıkça artığını söylüyor basın.
Laikliğin son yıllarda hiç olmadığı kadar hırpalanması,şeyhlik ve bağnazlığın hortlatılması,tarikat ve cemeattlerin doğu ve Güneydoğu’da ısrarla büyütülmesinin bu cinayetlerde çok büyük etken olduğunu düşünüyorum.
Mecliste kadınlar üzerinden siyaset yapan beyler ortalığı toz dumana katarken,kız çocukarı öldürülüyor.Türbanı özgürlük,”namus –ahlak”,”dini vecibe” sayan beyler bu cinayetleri daha ne kadar görmezden gelecekler,yok sayacaklar…
Arzu Sarıyer
8 Şubat 2010 Pazartesi
24 Ocak 2010 Pazar
UĞUR MUMCU
Bugün 24 ocak Pazar Uğur Mumcu’nun katledilişinin 17. yılı
Yanık yanık koksa karanfi
Değil bu,anılacak şey değil
Apansız geliyor aklıma
Sevdiğim çicek adları gibi
Sevdiğim sokak adları gibi
Bütün sevdiklerimin adları gibi
Adın geliyor aklıma
Melih Cevdet Anday
Uğur Mumcu'yu yitirmenin acısı derin, hüznü büyük. Ancak o kişiliği ile ödünsüz mücadelesi ile yaşıyor ve hep yaşayacak.
Özgürlükçüydü, adına özgürlük türküleri yakıldı. Hümanistti ardından yüz binler yürüdü. Yurdunun esenliği için savaştı, adına alçak gönüllü binlerce şiirler yazıldı.
Gece susar, evren karanlığından sızar ışık
Tan konuşur yaprak susar, kıpırtısı
Yangınlar, kasırgalar dibinden
Bir gün orman konuşur
Su susar bataklıkta
Baharda sel sel ve dağda
Çağlayan çağlayan konuşur
Halk susar
Ozan konuşur.
Tahsin Saraç
Bir coşku seli, bir öfke yıldırımı, Atatürk Cumhuriyeti'nin önde gelen savunucusu.
Kalpaksız kuvayımilliyecilerin son temsilcilerinden biri. İnançlı, dirençli, kararlı ve mangal yürekli.
Bir sabah sefasıydı. Günle barışık, güneşle uyanan, ışıkla aydınlanan, sağlam köklerini sımsıkı bağladığı, halk toprağı ile beslenen diri bir çiçekti.
Renkli kişiliği, bu kişiliği yaratan birikimimi sözüne yansırdı. Gür ve tok sesi, düzgün albenili konuşması vardı. O'na saldırgan, kavgacı, dili uzun diyeler vardı. Durup dururken kimseyle kavga etmedi, kimseye saldırmadı. Dili uzundu ama eli değildi. Eline, diline, beline, aklına sahip olup, kullanırken hiç çirkinleşmedi.
Bir kişiye yapılan haksızlığı bütün topluma yapılmış sayıyor "fikir sahibi olmadan" mangalda kül bırakmayanlara öfkesini gizleyemiyordu. Doğruyu arayıp, özgürlükleri savunduğu için alnı hep açık ve apaktı. Hiçbir zaman yılgın, karamsar, korkak, ürkek olmadı.
Şimdi Dünyada olup biten her şeyi farkına varmak, türlü oyunu bozup, Anadolu kardeşliğini yükseltmek var. Şimdi uğur Mumcu olmak var. Şimdi onun için mum yakmak var. Uğur Mumcu için mum yakmak demek: ömür boyu savunduğu fikirleri hayata geçirmek demek. Mumun etrafındaki titreşimlere bakıp duygulanmak yetmez. Yalnız mum yanmasın. "Sen yanmasan, ben yanmasam, biz yanmasak; nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa."
Düştüğü yerde karanfiller boy verdi. Mum sönmedi; çoğaldı çoğaldı, kocaman bir aydınlık oldu. Uğur Mumcu "minnacık bir devdi" dünya oldu. O bir meşale olarak kalacak; inançları yaşayarak yaşatılacak. Barış dolu bir dünya umudu insanlarda var oldukça meşale yanacak. Onu anlatmaya sözler yetmeyecektir.
Arzu SARIYER
22 Ocak 2010 Cuma
Sen evinde sıcak yatağında uyuyorsun. 8000 işçi çoluk çocuk ve kadın Ankara'nın ayazında taşta yatıyor. Açlar... Açlık grevindeler. Uyuma!
Aysegul in NewYork kendisini takip eden ve onları takip eden ve zincirleme devam etmesini istediği bütün blogları mimlemiş.... Ve demiş ki,
"Söylenecek sözler sonsuzken aslında lal olmuş kalmışız hepimiz, tam da herkesin üzerinde ki ölü toprağını en zor yoldan kaldıran, en büyük direnişle çekip atan işçiler için..... Madem kelimeler tıkanmış kalmış, gözler görmez, kulaklar duymaz olmuş bari mim mim mim bu kere de bir şey için olsun.... hemencecik görelim hemencecik duyalım diye....."
Ve bende buradan beni takip eden herkesi mimliyorum ve elimizden gelenin en iyisini yapıp Tekelİşçilerine bari bu kadarcıkta olsa destek verelim diyorum....
20 Ocak 2010 Çarşamba
TEK VE TEK BAŞINA-TÜRKAN
Bu güzel çicek Burdur Dağlarında taşların arasında tek ve tek başınaydı.
Türkan- Tek ve Tek Başına Ayşe Kulin’in son kitabı. Türkan Saylan’ı hem kendi yazdığı kitaplarda hem de hakkında yazılanlardan tanımıştık:: Güzel Bilim İnsanı , Çağdaş Yaşamı Destekleme derneği ve Kardelenlerden....
Türkan-Tek ve Tek Başına’da başka Türkan Saylan var .O liseli bir genç kız ailesinden izinsiz hiçbirşey yapamayan.Annesinin ve kendi dikdiği giysileri giyen .Muktuplar yazan,mektuplar alan.Bizim gibi.Ne güzeldi o mektuplar;sayfalar dolusu neşelerimiz,hüzünlerimiz.Yanıtı için dört gözle beklediğimiz postacımız.”Bak postacı geliyor,selam veriyor…”şarkımız.
Türkan-Tek ve Tek Başına’da insan,kadın Türkan var .Ben ,sen, o gibi. İdealist ,kendini topluma adamış.Tüm adanmışlıklarla eş, anne, kadın olmayı başarmaya çalışan.Hangimiz başarabildik…Düşündürüyor.
Türkan-Tek ve Tek Başına sayfalarında Türkan ‘la birlikte koşuyorsunuz yaşantınızdan kesit kesit.Kendinizi buluyorsunuz”aaa bu benim” diyorsunuz.Siz de seviyorsunuz insanları ,cüzzamlı olsalar da hiçbir ayrım gözetmeksizin .Eşinizin istediği her yemeği yapamadığınız geliyor aklınıza .Siz bir yerlere yetişmek için koşarken, çocuklarınız aklınızda mıydı? diye düşünüyorsunuz.Akşam onlara yemek hazırlarken küçük kızınız elinde dergi yanınıza geliyor .Sorusunu okuyor”çabuk yanıtını ver…” diye bağırıyor.Siz dergiyi okumadınız ki,nasıl yanıt vereceksiniz. Büyük kızınız geliyor yanınıza ”Anne !yarın beslenme sırası sendeeee!..listede patetes kızartması var.Ya.. pa.. çak sınnn ! Yarın öğleye yetişecek” .Sen o saatlerde lisenin bilmem hangi sınıfında “Atatürk’ün idelalistliğini” anlatıyor olacaksın. Akşam da derneğin kimbilir hangi faaliyetine katılacaksın.Kalkarsın sabahın köründe otuz kişilik kilolarca patetesi kızartırsın.Türkan’ın börek kızattığı gibi....
Sayfalarda Türkan ;hastaları ve öğrenciileriyle ömür boyu iletişim içinde, onları hiçbir zaman unutmuyor. Sen de o sayfalarda; ben de öğrencilerim ve ailelerini unutmuyorum diyorsun .Geçenlerde; Hasan öğrencin, liseli oğlunu alıp ziyaretine geldi .Otuzyıl öncesi küçük Hasan’la anılar denizinde epeyce yüzdün.Türkan’la mavi yolculuklarda mavi sularda yüzdüğün gibi….
Tek ve tek başına –Türkan’da kendimde bulduklarımdan birkaçı…Her kadın o sayfalarda kendinden çok şeyler bulacak...
Ayşe Kulin Cuhuriyet kitap dergisinde "kitabın "tanıtım söyleşisi sonunda diyor ki”Ben bir ara Aylindim ,öyle seslenenler çoğunluktaydı .Şimdi de Türkan devrim başlıyor. Ama tabi nerede o günler ben Türkan Hanım’ın yüzde biri olamam.”
Ya biz...Arzu Sarıyer
15 Ocak 2010 Cuma
NAZIM HİKMET 108 YAŞINDA
1902’de doğdum
doğduğum şehre dönmedim bir daha
geriye dönmeyi sevmem
üç yaşımda Halep’te paşa torunluğu ettim
ondokuzunda Moskova Komünist Üniversite öğrenciliği
kırkdokuzumda yine Moskova’da Tseka-Parti konukluğu
ve ondördümden beri şairlik ederim.
kimi insan otların kimi insan balıkların çeşidini bilir
ben ayrılıkların
kimi insan ezbere sayar yıldızların adını
ben hasretlerin
hapislerde de yattım büyük otellerde de
açlık çektim açlık grevi de içinde ve tatmadığım yemek yok gibidir
otuzumda asılmamı istediler
kırk sekizinde barış madalyasının bana verilmesini de
verdiler de
otuz altımda yarım yılda geçtim dört metre kare betonu
elli dokuzumda on sekiz satte uçtum Prag’dan Havana’ya
Lenin’i görmedim nöbet tuttum başında 924’te
961’de ziyaret ettiğim anıt kabri kitaplardadır
partimden koparmaya yeltendiler beni
sökmedi
yıkılan putlar altında da ezilmedim
951’de bir denizde genç bir arkadaşla yürüdüm üstüne ölümün
52’de çatlak bir yürekle dört ay sırt üstü bekledim ölümü
şu kadarcık haset etmedim Şarlo’ya bile
aldattım kadınlarımı
konuşmadım arkasından dostlarımın
içtim ama akşamcı olmadım
hep alnımın teriyle çıkardım ekmek paramı ne mutlu bana
başkasının hesabına utandım yalan söyledim
yalan söyledim başkasını üzmemek için
ama durup duruken de yalan söyledim
bindim trene uçağa otomobile
çoğunluk binemiyor
operaya gittim
çoğunluk adını bile duymamış
operanın
çoğunluğun gittiği kimi yerler de ben gitmedim 21’den beri
camiye kiliseye tapınağa havraya büyücüye
ama kahve falına baktırdığım oldu
yazılarım otuz kırk dilde basılır
Türkiye’mde Türkçe’mde yasak
kansere yakalanmadım daha
yakalanmam da şart değil
başbakan filan olacağım yok
meraklısı da değilim bu işin
bir de harbe girmedim
sığınaklara da inmedim gece yarıları
yollara da düşmedim pike yapan uçakların altında
ama sevdalandım altmışıma yakın
sözün kısaı yoldaşlar
bugün Berlin’de kederden gebermekte olsam da
insanca yaşadım diyebilirim
ve daha ne kadar yaşarım
başımdan neler geçer daha
kimbilir.
HASRET HALUK IŞIK
11 Ocak 2010 Pazartesi
ONLU YILLAR
2010 yına girdik,acısıyla tatlısıyla dokuz yılı geride bıraktık.
İnsan hayatında on yıllar neleri ifade eder.Neler getirmiştir,neler götürmüştür.Hep düşünmüş ve onar onar geriye gitmişimdir...On yıllar insan ömründe belli bir yaştan sonra o kadar kısa duyumsanır ki . Bir yıl gibi gelip geçmiştir.Kimine göre Cahit Sıtkı’nın dediği gibi otuzbeşten sonra,kimine göre ellisinden sonra.Kimine göre daha ileri yaşlar.
Ben ellili yaşlar demek istiyorum.Dönüp baktığımda ne çabuk geçmiş on yıl.Hani derler ya su gibi akıp gitmiş…Suyun kaynağı bir pınardır. O pınar öyle temiz öyle berraktır ki … O su; yatağı verimliyse ,besleyen damarları güçlüyse, çağlaya çağlaya akar. Deniz olur, okyanus olur. Pınar verimli yataklardan doğup ,yol alırken beslenememişse, onu besleyecek yeni pınarlar buluşamamışsa deniz olamadan okyanus olamadan kuruyup gider. Deniz olabilen hatta okyanus olabilen pınarlara ne mutlu.On yıllarımız insan için ,doğa için ,bilim, sanat için dolu dolu su gibi akıp gitmişse işte deniz ya da okyanus olduk demektir
İkibinli yılların ilk on yılını burada konu etmiyeceğim.Hünüz tamamlanmadı.Sadece şunu diyebilirim; ikibin yılına girerken ne çok barış dilekleri tutmuştuk. Barış dileklerimiz tutmadı.”Barış” umudumuz olamadı .Savaşlar bitmedi,yeni savaşlar eklendi. Ülkeler,insanlar neden savaşılar? Savaş mı kavga mı?
Cumhuriyet gazetesinde Behiç Ak bir karikatüründe baba oğulu konuşturuyor. Oğul soruyor “Baba tarihteki çatışmalar haklılarla haksızlar arasında mı?” Baba ”Keşke , ne yazık ki savaşlar genellikle haksızlarla haksızlar arasındadır.” Oğul - ” Yoksa iyiler ile kötüler arasında mı?” Baba- ” Nadiren... Genel de kötüler kötülerle savaşır.Güçlü olan onlardır çünkü.Haksız ve kötü olanlar! “ Oğul- “Peki iyiler ve haklılar ne yapar?” Baba- “Onlar savaşa katılacak kadar güçlü değildir Yavrum,birbirleriyle kavga edip dururlar…”
Şimdi düşünüyorum onar onar son yüz yıl içinde hangileri savaş hangileri kavga?…
Doksanlı yıllar, iki kutuplu dünya nasıl tek kutuplu oldu?Irak ,Afganistan ve diğerleri savaştılar mı kavga mı ettiler.Ya bizdeki terör olayları, faili mehul cinayetler…Neyin nesi?...
Seksenli yıllar, 12 Eylül neyin savaşı ya da kavgası.Atatürkçüğüm diye diye…Baskılar, yıldırmalar, yok etmeler…
Yetmişli yıllar, “Bizim kuşak” 78 kuşağı ; sevişmeyen,savaşan kuşak…Savaş değilse o kavga niye….
Atmışlı yıllar ,68 kuşağı “Deniz, Yusuf, Hüseyin ;Mahirler” Tam bağımsız Türkiye!..Kendi yurdunda insanlarına bol gelen “Anayasa”..Daraltma kavgası mı?...
Ellili yıllar ,Bir dizi müziğinde “Zor yıllar” diyor. Evet zor yıllar… Çok partili döneme geçiş….Menderesli,Bayarlı yıllar..Gerçekten demokrasıye kavuşmuş muyduk. Küçük Amerika hayalleri .Demokrasiye kavuşalım derken “Oltaya Takılan Balık”* olmuşduk da, haberimiz on yıllar sonra mı oldu?
Kırklı yıllar, Dünya “İkinci Dünya Savaşı” içinde.Savaşanlar Dünyayı yıkıp yeniden kuruyorlardı.Ya Bizde; yokluk ve savaş tehlikesine karşın ,Türk Rönesansı denilen Köy Enstitüleri ve Halk evleri.Özerk Üniversiteler. Yaratılan “Cadı kazanında”* kimler kaynatılıyordu.Neyin kavgası ediyordu.
Otuzlu yıllar, cehaletle, yokluklarla savaş .”Çıktık mı açık alınla,girdiğimiz her savaştan”…Ülkeyi demirağlarla ördük .Az zamanda büyük işler başardık.
Yirmili yıllar,”Kurtuluş ve Kuruluş” savaşlarıdır.”Ya istiklal ya ölüm” Yüzyıllar nadiren dahi yetiştirir.Yirminci yüzyılda O dahi Atatürk”ümüzdür.Kurtulmuştuk işgallerden, Avrupa'nın “Hasta Adam”ından.Hasta adam ölmüş ,Gencecik” Türkiye cumhuriyeti” doğmuştu.
İkibinli yıllar , yine mi” Hasta” ediliyorsunuz? …
1*Emin Değer “Oltaya takılan Balık,Türkiye”
2*Uğur Mumcu “Kırkların Cadı Kazanı”
Arzu SARIYER
30 Aralık 2009 Çarşamba
YIL BAŞI VE MİLLİ PİYANGO

Yılbaşı çiçeğim. Her aralık ayı başında toplu iğne başı kadar tomurcuk verir. Günbegün o tomucuklar büyür, büyür. Yılbaşı haftasında inanılmaz güzellikte açar. Yeni yılınızı bu güzel yılbaşı çiceğimle kutlarım.Nice sağlıklı, mutlu yıllar...
****************
Yeni yıl, yeni umutlar demek, yeni umutlar, sağlık, mutluluk... Hep mucizeler beklenir yeni yıldan. Eski yılın bittiği dakikalarda, geçen yıl umut ettiklerimizin çoğu gerçekleşmemiştir. Ne sağlığımız daha iyidir, ne de mutluğumuz. Umutlar, umutlar sürer gider, günler, yılar boyunca...
İnsanların maddesel umutları hiç bitmez. Hangi yaşata olursak olalım, hep birşeylere sahip olmak isteriz. Bu çocuklığumuzda belki bir oyuncak, belki bir bisiklet, belki yeni giysiler olur.Çocuklarıma küçükken sorduğumda dükkandaki tüm çikolataları almak isteriz derlerdi.Şimdi araba istiyorlar.daha iler ki yaşlarda ev isteyecekler..
"Hayeller ve umutlar," bu iki kavaramı aynı görmemek gerek diye düşünüyorum. Hayaller sınırsız, o sınırsız hayallerden bazılarını gerçekleştirme isteğimiz umut olmalı diye düşünüyorum.
Her yılbaşı, yurdumuz insanlarında milli piyango çekilişi hayalleri vardır. Bilet alan hemen herkes en büyük ikramiyenin kendisine çıkmasını hayal eder. Ben edemiyorum, yaşantımda tabulaştırdığım bazı olgular vardır. Bunlardan biri de milli piyango bileti almak ve haylaler kurmak. İnanmıyorum muyum? İnanıyorum şans oyunlarına. Yakınlarım aldığında onların hayellerini paylaşıyorum. Kendim alamıyorum. Yetmiş sekiz yılı başından beri. Her yılbaşı, milli piyango bileti çok sevdiğim Hüseyin Dedeyi anımsatıyor.
Hüseyin Dede, dedemin en yakın dostu. Dedemle birlikte olduklarında onların anlattığı efe sohbetlerini, savaş öykülerini, dinlemeye doyamazdık. Biz o sohbetlerin gölgesinde büyüdük. Dedem öldükten sonra aynı adı taşıyan Hüseyin Dede, bize dedeliğe devam etti. Öğretmen olmama en çok sevinenlerdendi. Televizyonların tek tük evlere girdiği yıllarda her yılbaşı bizim evde kutlanırdı. Aldığımız milli piyango biletlerini birlikte heyecanla bakardık. Her yıl, bir sonraki yıla devrederdi umutlarımızı.
1978 yılına yaklaşıken sanırım onbeş gün vardı. İzmir'e gitmem gerkiyordu. Her İzmir'e gidiş öncesi olduğu gibi Hüseyin Dedemlere uğradım, bir istekleri var mı, diye? Bir de ne göreyim Hüseyin Dedem hasta, yatıyor yatağında. Geçmiş olsun dilekleri derken, "Ben İzmir'e gidiyorum, bir isteginiz var mı? " dedim. Yarı feri kaçmış gözleriyle bir bana baktı bir kızına. Biraz düşündü kızına, "Kızım pantalonumu getirir misin?" dedi. Aysel ablam koşarak gitti, döndüğünde elinde babasının pantolonu vardı. Babasına uzattı. Hüseyin Dede, titreyen parmaklarıyla para cüzdanını çıkardı, çekti kağıt parayı. Biz merakla bekliyoruz ne isteyecek diye. Parayı bana uzattırken, "Bana İzmir'den yılbaşı özel çekilişi için Milli Piyango bileti al. Duyduğuma göre büyük şehirlerden bilet alınırsa, şansı bol oluyormuş." İlk kez bilet istiyordu. Başka da birşey istemedi.
Gittim İzmir'e kendi işlerimden önce Hüseyin Dedemin istediği biletleri aldım. Özenle sakladım. İşlerim üç beş gün sürdü. Döndüm. İlk yapacağım iş biletleri Hüseyin Dedeme vermek olacaktı. Ama olamadı. Duydum ki dedem hastahaye kaldırılmış, durumu ağırlaşmış. Dünya ile ilişkisini kesmek üzere. Biletlerini nasıl alsın. Hep iyileşeceğini ve biletleri O'na vereceğimi hayal ettim. İyileşemedi. O yılbaşı bizimle olamadı. Günlerce biletleri ailesine veremedim. Hep, "Daha önce dönseydim, yetiştirseydim," düşüncesi, acımı katmerlendirdi. O'nun o yaşata, hasta halinde hayalleri, umutları beni sevindirirken, biletlerini görememesi çok üzdü. O yıldan beri ne bilet alıyorum ne de hayalini kuruyorum.
Hayeller ve umutlar hep var olsun, onlar var olduğu sürece yaşayabiliyoruz.
30 Aralık 2009
Arzu Sarıyer
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




